بســـم الله الرحمن الرحيم


Bir  Müslüman   kimse   ya    içtihad  edecek  seviyeye   çıkmış   müctehid    olmuştur,  yada  bu  seviyeye  çıkamamış   mukallid    durumunda  kalmış  demektir..   İki  halin  dışında  bir  Müslüman  düşünmek   mümkün  değildir.   Müctehid  olabilmenin  şartları  Fıkıh  kitapalrında  tek  tek  yazılmıştır.   Öyle  ben  müctehid  oldum  demekle de zaten  müctehid  olunmaz.  Günümüzde  İlahiuyat  okullarını  bitirenlerin tamamı  kendilerini  müctehid  sanıyorlar.   Hatta  müctehidleri   kendilerinden  çok  daha  geride  sayıyorlar.

Hele  bu  İlahiyat  okullarındaki  hocalar,  onlar  kendilerini  tam  müctehid  görüyorlar.  Hiçbir  mezhep  imamına  bağlanmak  istemiyorlar.   Mezhep  imamlarına  bağlanmayı    kendileri  için  bir  gurur  vesilesi  kabul  ediyorlar.    Halbu ki  bugün  mutlak  manada   müctehid  olan  kimse  yoktur.   Öyle  İlahiyat  bitirmekle,  İlahiyatta  hocalık  yapmakla     profesör   olmakla  müctehidlik  olmaz.   Bu  hususu  çok  açık  ve  net  belirtelim...  Ki  kimse  kimseyi  aldatmaya  kalkmasın.   Bazı   kimselerin   ilim  adamı   kimliğiyle  tv'lerde  kendilerini  müctehid  ilan  etmeleri   boşuna  bir  gayrettir.  Müctehid  olmayan  hiçbir  kimsenin  kendi  kafasına  göre  amel  etmesi,  hüküm  vermeye  kalkması  asla  caiz  değildir.   Kim  olursa  olsun   mutlaka  bir  müctehide  bağlı  olması  şarttır.   Dinde  buna  vacip  diyoruz.  Bu  konu  çok  uzun bir  konudur.  Birkaç  cümle  ile  bu  konuyu  izah etmemiz  biraz  zordur.     "Mezhepsizlik"  denilen  fitne  bu yüzden  çıkmıştır.  Mezhepsizlikle  ilgili  piyasada   yazılmış  birçok  kitap  vardır.  "Mezhepsizliğin  dinsizliğe  geçiş  köprüsü"  olduğunu   Osmanlı  uleması  açıkça  beyan  etmişlerdir.   Zahidül-Kevseri (Rh.a)  başta  olmak  üzere...
"Müctehid seviyesinde ilme sahip olmayan, buna mukabil insanlar indinde "Mürşid-i Kâmil" diye anılan kimselerin; fıkhi meselelerde, bir müctehide tabi olmaları vaciptir. Nitekim tasavvuf yolunun büyüklerinden İbrahim b. Ethem, Şakik Belhi, Ma'ruf Kerhi, Ebû Yezid Bestami ve Fudayl b. İyaz; amel'de hanefi mezhebini taklid etmişlerdir.(70) İnsanlar tarafından "Müşrid-i Kâmil"  vasfı ile anılan  kimselerin; herhangi fıkhi bir meselede, kendi aralarında ittifak etmeleri, icma-ı ümmet mahiyetine haiz değildir."  (Yusuf Kerimoğlu-Emanet ve Ehliyet  (İslam İlmihali)  Buradan da  anlıyoruz ki   ictihad  kudretine  hazi  olmayan  tüm  Müslümanların  bir  müctehidi  taklit  etmeleri  vaciptir.

"Bir mezhebe tabii olmayan insan günahkar olur mu?

Bu iki soruyu bir ele almak gerekiyor. Her şeyden önce bilinmesi gereken bir durum vardır ki; mezhepler Peygamber Efendimizin döneminde yoktu, sonradan şartlar ortaya çıkardı, durum böyle olunca, mezheplere uyma hakkında bağlayıcı bir nas  olması  mümkün değildir. Yani bir mezhebe bağlanmak farz değildir. Bağlanmayan insanlar günah işlemiş olmaz. Bu kısa cevap.

Ama her şey bu kısa cevapla bitmiyor. Evet bir yönüyle bir mezhebe bağlanmak farz değil iken, diğer bir yönüyle farzlar ötesi bir farz dır. Bir insanın her hangi bir mezhebe bağlı olmaması için gerekli şart, o kişinin müçtehit imamlar seviyesinde olmasıdır. Eğer kendisi, kendini müçtehit imam seviyesinde görüyorsa, o zaman bir imama bağlı olmadan yaşayabilir. Bilinen bir gerçektir ki, müçtehit imam seviyesinde insan çok azdır. Yukarıda bir müçtehitte bulunması gereken şartları bugün kaç insan da bulabiliriz. Bir mezhep imamına bağlı olup yanlışsız olarak dini vecibelerini yapmak varken, bir imama bağlanmayıp, yaptığını yanlış yapmak bir felakettir. İnsan yanlışını aza indirmek için dünya işlerinde kendinden iyi bilenin tavsiyesini alıyor. Ahiret işlerinde daha dikkatli davranmalı değil mi? Bu konuda düşülen bir başka yanlışta onlarda insan, bizde insanız aldatmacasıdır. Bir talebe, öğretmende insan, bende insanım, ne gerek var öğretmenden ders almama, oturup evde çalışırım dese ne kadar büyük yanlış olur herkesin malumudur. Aynen bunun gibi bir imamın arkasından gitmemek netice olarak insanı felakete götürür. Evet dinen bir mezhebe bağlanmak her ne kadar farz olmasa da, götüreceği yanlış neticelerden kaçınılması itibarı ile uyulması gereken farzlar ötesi bir farzdır. Mesela İstanbul boğazında eskiden kılavuz kaptan almak mecburi değildi. Ama boğazı bilmeyen gemi kaptanlarının yaptıkları korkunç kazalar, kılavuz kaptan almayı zorunlu hale getirdi. Konumuza bir de bu misal ışığında bakılabilir."  (Alıntıdır)