BİR  KİTAB'A   iLiM   GÖZÜ   ÎLE   BİR   BAKIŞ

                                                   Sadreddin Yüksel

     "Cuma namazı"  adlı  kitabın,  muhteviyatı   içinde  esas   mevzu'a   taalluk   eden   önemli bir şey bulunamadığından yazar, sözü geçen Kitab'ın hacmini daha ziyade edebiyatla, mev'izelerle  ve  cuma   namazının   faziletlerini  anlatmakla  büyütmeye  çalışmıştır. Ta ki, avam   tabakasının   gözlerini   doldursun.   Ve  dolayısıyla onları   etki   altına   alabilsin. Fakat, bu çok basit bir kurnazlıktır.  Zira,  yetkili   ilim   adamları,  hemen  bu işin farkına varıp   yazarın   hak  ettiği puanı verirler.  Bu suretle, kısa bir süre sonra bütün etkisini kaybedip  gider.

      Evvelâ  tenkit  edilecek  parçalan  olduğu  gibi  verelim.  Sonra  üzerinde  konuşalım.

    Yazar, kitabın 211.-212. sahifesinde  şunları  yazmaktadır:  "Cuma  namazını sultanın-devlet  reisinin-  veya  onun   tarafından   izin  verilmiş  bir  kimsenin  kıldırmasının şart olması  asıl  olmayıp  tâlidir.   Büyük  bir  cemaatle kılınacağından, kimin kıldıracağı hususunda   cemaat   arasında  kavga, niza' çıkabilir ve neticede fitneye müncer olabilir. Çünkü   böyle   kalabalık cemaatler huzurunda hutbe irad edip, namaz kıldırmaya çok kimseler   talip  olabilir...   İşle  böyle  muhtemel   bir   fitneye   ve  kargaşaya  meydan vermemek  için  ön  tedbir  olarak izni sultan şart koşulmuştur. O halde bu şartın asıl hikmeti... Cuma  namazında  huzur ve sükunun sağlanıp emniyet ve asayişin temin edilmesidir.  Bunlar  yerine  getirildi mi  asıl,  maksad    hasıl  olmuş  demektir.  Bugün bu maksad  hasıl  olmuştur.  Huzur  ve  emniyet  içinde  cuma' namazları  eda edilmektedir.  Cuma namazlarının va'zifeli  imamlar tarafından kıldırılmış olması  fitne ve niza'a mueddi olabilecek sebepleri kökünden izale etmiş bulunmaktadır. Mühim olan da bu gayenin tahakkukudur...."

     Buna   karşı  Cevabımız da  şöyledir:  Yazar, çok yanlış konuşuyor. Zira cumanın bu sıhhat  şartı  nass  ile  sabit  olduğu  için  asıldır.   İllet   ve  hikmeti  ise  talidir,  ikinci  planda  gelir.  Sıhhat  şartı  asıldır.  Çünkü  İmam-ı  Azam  (Rh.a)  bu  şartı  İbn-i  Mace'nin  Süneni'nde  yer  alan  sahih  bir  hadisi  şerifden  çıkartmaktadır.   Hadis  şöyledir:  (Arapça Metin)  Türkçe  tercemesi:

    "Her  kim benim hayatımda veya benden sonra başında adil veya zâlim bir İslâm devlet reisi olduğu halde cuma namazını hafife alıp terk ederse Cenab-ı Hak onun işini rast getirmesin"  ilh.

     İşte  İmam-ı  âzam   cuma   namazının   bu   sıhhat  şartını yukarıda bahsi geçen hadisi şerifden   istinbat  etmiştir.  Buyuruyor  ki :  Bu  kayıttan:  "Velehu  imamun  a'dilun   ev cairun"  yani   bu  cümle-i  haliyeden  anlaşılıyor  ki,  peygamberin  vefatından  sonra cuma'yı  terk  eden   kimse,   hadisteki   bedduyı  ve dolayısıyla  uhrevi  cezayı,  ancak  bu şartla,   yani   İslâm  devlet  reisinin  iş  başında bulunması   ile hak cder.  Aksi takdirde, cezayı  gerektiren  o  bedduanın  şümulüne  girmez.   Çünkü  O vakit cumanın  farziycti kalkar.    İmam  sadece  bunu  söylüyor.   Hiç  hikmetine  temas  ettiği  yok.  Demek  ortada bir nass, bir sahih hadis var.   Nass   daima   asıldır,   îllct  ve hikmeti ise tâlidir tahakkuk  edcbilir de,  etmeyebilir de.   Fakat ibadete ait olan şer-i hüküm ise nasla sabittir, hiç değişmez.   Meselâ   seferde  namazın  kasrcn  kılınması  âyet  ve  hadisle  sabittir. Kasrın hikmeti  de  seferde  bulunabilen  zahmet   ve  meşakkatlerdir. Şimdi yolculukta ister meşakkat bulunsun, ister bulunmasın zamanla -hanefi mezhebinde olduğu gibi- veyahut fersahlarla  -Şafiide olduğu gibi-  mukayyet  olan   mesafe bulunduktan sonra namaz kasr edilir.   İstcr  mcşakkat  bulunsun  ister   bulunmasın.    Sözgelimi   uçakla  yapılan   yolculuk gibi.   Zira  kısa  bir  zaman  zarfında  meşakkatsiz  olarak  uzun  bir   mesafe   kat'  edilebilir. Hatta  çok   uzun   bir   mesafe   keramet  yolu  ilc  bir   saniye   zarfında   kat' edilse dahi bazı   fıkıh  âlimlerine   göre  yine  hüküm  böyledir.  Yani   bu surette de  namaz  kasr  edilir. Bu  hükmün  doğruluğuna  inanmayan   kimseyi  fıkhî kaynaklara davct  ediyoruz:  (Bak:

1-Kitab-ulfıkhı  a'l-el mczahibil  crba'a,  Cit. l , sahife: 473.  

2-Kamer-ül  Akmar,   Nur-ul Envar Haşiyesi cilt. l sah. 270, 

3-Red-ul muhtar'cilt. l sahife 527).

     Demek nass o kadar  asıldır ki  illeti,  hikmeti   tahakkuk etmezse bile o nassdaki şer'i hüküm  tahakkuk  eder.

      Bir de şöyle  diyelim:  İbadet  mevzuunda illet ve hikmet, nassda zikr olunan şartın dışında başka bir şcyle de tahakkuk ederse bile yine o harici şey asıl nassda tasrih edilmiş şartın  yerine  geçemez.   Meselâ   abdest,  namazın  sıhhat şartıdır. Bu şartın -abdestin- baş illet  ve  hikmeti    kişinin kendi abdest azalarından sadır olmuş günah ve muhalefetleri hatırlayıp  tövbe  etmesi,  pişmanlık  duymasıdır. (1) Ve dahi namaza  dururken,  bu  azaların  zahiren  tertemiz  bulunmalarıdır.

      Şimdi  eğer  mesele  yazarın  yazdığı  gibi  ise,  yani  sıhhat  şartı  fer',  illet  ve  hikmeti de asılsa o vakit, abdestsiz bir kişinin de  dinen namaz kılabilmesi gerekir. Çünkü azalarının günahlarından  tövbe edip onları  tertemiz  tutması   mümkündür. Abdestsiz olsa bile... Oysaki, bu gaye ve hikmeti zahiren sağlayan  her  hangi bir hal ve durum abdest yerini tutamaz  ve  onunla namaz sahih olmaz. Cuma namazının bu sıhhat şartını, fer' ve tâli sayarak,  hikmeti   ön plana geçiren bir kimse de,  şimdiye  kadar  çıkmamıştı.  Ne yazık ki onu  da  gördük.. 

       Bakın İmam-ı  Muhammed  "El cami-u Kebir"  adlı  eserinde,  cuma   namazında sultanı ve sultanın iznini  şart  koşmayan  İmam-ı  Şafii'ye  karşı,  evvela  illet ve hikmeti değil,  aksine hadisi şerifi  mesned  olarak  kullanıyor.  "(velena  kavluhu aleyhisselâm:  vclchu imamun  adilun  ev  cairun).   Bu  husustaki  mesnedimiz  (vclehu imamun  adilun) diye  başlanan  hadisi şerifdir."   diyor. Yani birinci planda,   hadis-i şerifde zikr olunan  şartı  gösteriyor.

    Ayrıca, Feth-ul Kadir'le Mecma-ul enhur'un sahipleri de   İmam-ı Şafii'ye karşı aynı ifade  ve  üslupları  kullanmışlardır.  (2)  Hiç  birisi  İmam-ı  Şafii'ye  karşı   sadece   hikmet ve  illetten  bahs  etmemiştir.   Ondan  bahs  edilmişse de  ikinci  planda  bahsedilmiştir.

      Netice olarak diyoruz ki, bazı  fıkıh  kitaplarında  zikr olunan hikmetten murad, cuma namazının  sıhhat  şartıyla  tahakkuk eden hikmettir.   Yoksa herhangi bir şekilde tahakkuk eden  hikmet  değildir.  Mevcud  imamlara   gelince,   İmam-ı  Azamın   mezhebine  göre zerre  kadar  cuma  namazını kıldırma yetkisine sahib değildirler. Çünkü, İslâm devlet reisinden  yetki  almadıkları  gibi,   halk  tarafından da, tâyin edilmemişlerdir. Hanefi mezhebini   hakkıyla  bilmeyenler  gelişigüzel  konuşmasınlar.

    İmam-ı  Azam'ın,  hadisten  anladığına  göre  -yanlış  anlaşılmasın  İmam  Ebu  Yusuf  ile  İmam  Muhammed  de  İmam'a  muhalif  değildirler.  İslâm devlet reisinin yokluğu ile cumanın farziyeti  kalkar.   Yalnız,  müteahhirin  "eğer cuma imamı halk  tarafından tayin edilirse, cuma namazı sahih olur."  demişlerdir.   Demek, onlar da artık o takdirde cumanın farziyetini iddia edemiyorlar.  Sadece zaruret için caiz olduğunu söylüyorlar. Şimdi biz müteahhirın'in  görüşünü kabul ediyoruz.   Gerek   kâfirlerin   istilâsına  uğrayan ülke hakkında olsun ve gerekse İslâm devlet reisinin cuma namazına mani olmak istediği ülke hakkında  olsun,  bütün   bunlarda, Müteahhirin'in  bu   husustaki  görüşünü  kabul  ediyoruz, yeter ki,   cuma   imamları  halk   tarafından   tayin  edilsinler.   Oysaki   bizde  halk tayini diye bir şey yoktur.   Hanefi   fıkıh   kitablarında   müteahhirin'în  bu görüşünün ötesinde başka   bir  görüşde  yok ki;  onunla   amel   edelim.   Şimdi cuma namazını  kılmakta kimin görüşü  ile  amel   edelim?   İlimde   yetkisiz   bir   yazarın   içtihadıyla  mı?

     Gerçekten   yazar   kendisine  bir müctehid süsü vermektedir. Çünkü risalesinin bir yerinde şöyle yazıyor: ".... O halde bu şartın asıl hikmeti... Cuma namazında huzur ve sükunun sağlanıp, emniyet  ve asayiş'in temin edilmesidir. Bunlar yerine getirildi mi asıl maksat hasıl olmuş demektir. Bugün bu maksat hasıl olmuştur. Huzur ve emniyet içinde, cuma   namazları   eda   edilmektedir.... Mühim olanda   bu   gayenin tahakkukudur."   İşte sana  bir   müctehid (!)  ne diyor?   Hadiste   geçen   bu şartın bir kıymeti yok, bu şart olmazsa  bile  olur.   Çünkü   gaye   başka  bir  şeyle tahakkuk  eder,  diyor.   Halbuki;   Feth-ül  Kadir  sahibi birinci cildin 413. sahifesinde şöyle konuşuyor: "Cuma namazının şer'an,  öğle  namazının  yerine  geçmesi  kıyas'a  aykırıdır.  Çünkü  işin   içinde   4  rek'atin  2 rekat'a  düşmesi  vardır.   Yani  2  rekat 4 rek'at yerine kaim olur,  bu  ise  kıyasa  aykırıdır. Onun için cuma namazı hakkında vârid olan hususiyetlere olduğu gibi riayet edilir. O hususiyetlerin   şart  olmadığına dair,  ayrıca bir  delil  vârîd olmadığı  müddetçe durum böyledir."  

    Demek   Imam-ı  Âzam'ın hadisten anladığına göre,  İslam devlet reisinin izni, cuma namazında  şart  koşulmuştur,   izin de  bir  hususiyettir.   Bu   hususiyetin şart olmadığına dair  başka  bir  nass da  mevcud  değildir.  O halde onun değiştirilmesine imkân yoktur; olduğu  gibi  bu  şarta  riayet  edilecektir.

       Son   olarak,  şunu da bilmeliyiz ki,  Cuma namazının  daru'lharb  veyahut  darulislâmla  süret-i katiye de, alâkası yoktur.   Zira  belli  şartları vardır.  O şartlar -Meselâ  İslâm  devlet reisinin  izni  gibi   veyahut   müteahhirin'e  göre  imamın   halk tarafından  tayin  edilmesi gibi-   nerede   tahakkuk   ederse  orada   cuma  namazı  kılınır. Velev ki,  dar-ulharb  olsa. Nerede  tahakkuk  etmezse  orada   kılınamaz,   velev ki darulislam   olsa.  Doğrusu, meselenin   hakikati,  mahiyeti,  bundan  ibarettir. Bilmem ki, neden bu kadar muğalatalı sözleri   söylemekten   hoşlanıyorlar!.

Mesele, şimdilik bu kadar!  

   (NOT :  Bu  reddiye,   bundan  yaklaşık  yirmi  küsur  yıl  önce  Türkiye'de  tartışılmakta  olan  "Cuma  namazı"  meselesiyle  ilgili  olarak    "her  ne  şekilde  olursa  olsun  "Cuma"  illa da  kılınmalıdır"   diyen   ve  bu  konuda  müstakil  bir  kitap  yazan  merhum  "Ekrem  Doğanay"  hoca  efendiye  karşı  yazılmış  ilmi  bir  reddiyedir.)

     KAYNAKLAR

1-Bak: Risale-i  Hamidiye, sh:79-81

2-Bak:Fethul Kadir, Cilt:1, sh:412---Mecmaul  Enhur,  Cilt:1, sh:84.