"Dar" lûgatlarda "Yerleşme mekanı, belde ve bir kavmin konakladığı,
ikamet ettiği yer" (!) anlamında kullanılır. Nitekim Medine için "Darû's sünne"
terkibi meşhurdur. (2) Bütün muteber kaynaklarda; "Darû'l İslâm", "Darû'ş
Şirk", "Darû'l Küfür", "Darû'l Mütegallibe" ve "Darû'l Harp" gibi
terkiplere raslamak mümkündür. Dikkat edilirse terkiplerde hep
keyfiyet ön plândadır. Zira mü'min için; yeryüzünün doğusu da, batısı da
Allahü Teala (c.c)'ya aittir. Bütün alemlerin yaratıcısı ve onlar
arasındaki nizamın sağlayıcısı kimdir? sualine her mü'min aynı cevabı
verir: Elbette Allahü Teala (c.c) 'dır.
Kur'an-ı Kerim'de: "- Bir mü'minin diğer bir mü'mini yanlışlık
eseri olmayarak (kasden) öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini yanlışlıkla
öldürürse mü'min bir köle azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir
diyet vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar (o diyeti) sadaka olarak bağışlamış
olsunlar. Eğer (öldürülen) mü'min olmakla beraber, size düşman olan bir
kavimden ise, o zaman öldürenin mü'min bir köleyi azad etmesi lâzımdır. Şayed
kendileriyle aranızda anlaşma (Muahede, musalaha) olan bir kavimden ise, o
vakit mirasçılarına bir diyet vermek ve bir mü'min köle azad
etmek gerekir. Kim (bunları) bulamazsa, Allah (c.c) tarafından tevbesinin
(kabulü) için, birbiri ardınca iki ay oruç tutması icab eder. Allah
her şeyi bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir" (3) hükmü beyan
buyurulmuştur. İmam-ı Şafii (rh.a.) bu ayeti zikrettikten sonra şunları
beyan eder: "- Görüldüğü gibi Allahü Teala (c.c) hataen öldürülen bir mü'min
için diyet ve bir kölenin azadını emretmiştir. Aramızda muahede bulunan (Darû'l
Musalaha) kanı, dar'ı ve ahdi korunması gerekenlerin durumlarını da, beyan
buyurmuştur. Kanı ve dar'ı masum olmayan; "Darû'l Harp'te" yaşayan mü'min için
ise, diyet yoktur, keffaret vardır. Zira mü'minin kanı iman etmesi sebebiyle
korunmuştur." (4)
Resûlallah (SAV)'ın sünnetinde de .
"Darû'l İslâm ve Darû'l Harp"
mefhumlarına raslıyoruz. "Darû'l İslâm: İçinde yaşayanı her türlü
tecavüzden korur, Darû'l Harp ise içinde bulunanı mubah kılar" (5)
hadisi; insanların zaruri emniyetlerini beyan eder. Darû'l İslâm; her türlü
tecavüzü yasakladığı için, orada bulunan insanların can, mal, nesil, akıl
ve din emniyetleri mevcuttur. Darû'l Harp'te ise, bu emniyetlerden söz etmek
mümkün değildir. Resûl-i Ekrem (SAV)'in:
"-Darû'l Harp'te haddler tatbik
edilmez"
(6) hadisi, bunun bariz bir delilidir. Yine Hz. Mekhûl (rh.a.) gibi
bir fakihten rivayet edilen: "Darû'l Harp'te mü'minle harbi arasında faiz
yoktur" (7) hadisi, mal emniyeti ve muamele açısından farklılaşmaya işaret
etmektedir.
Kur'an ve Sünnetteki "Darû'l İslâm" ve "Darû'l Harp" mefhûmlarının mahiyeti, fûkaha tarafından izah edilmiştir. Bilhassa "Siyer" ve "Cihad" bahislerinde bu mefhumların mahiyeti üzerinde hassasiyetle durulmuştur, İmam-ı Serahsi; "Dar mefhumu, idare ve hakimiyete göre mahiyet kazanır. Müslümanların hakimiyeti altında olan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldeler Darû'l İslâmdır" (8) hükmünü zikreder. Meşhur fâkih Kuhustani'nin "Camiû'r Rumuz"da yaptığı tarif daha açıktır: "- Darû'l İslâm; mü'minlerin imamının sultası (hakimiyeti) altında ve İslâm ahkâmının yürürlükte olduğu beldedir. Darû'l Harp ise; kâfirlerin reisinin emir ve idaresi altında olan, küfür ahkâmının yürürlükte olduğu ülkedir. (9) Hanefi fukahası; bu tariflerde kesinlikle ittifak etmiştir. Tek bir ihtilâf dahi gösterilemez.
Fakat "Darû'l İslâm olan bir ülke; hangi şartlarla darû'l harbe dönüşür?" sualine cevap ararken; İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a.) ile İmameyn (İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Yusuf) arasında farklı ictihadların bulunduğu bilinmektedir. Şimdi kısaca bunu izah edelim: Allahü Teala (c.c)'nın indirdiği hükümlerle; hükmedilen bir İslâm beldesi (Darû'l İslâm) için üç tehlikeden söz edebiliriz. Birincisi: Kâfirler işgal ve istilâ edebilirler. İkincisi Bir şehir veya bölge halkı topluca irtidat ederek, Darû'l İslâm'ın içerisindeki bir beldeyi ele geçirebilir. Üçüncüsü: Mü'minlerin emirine (Ülû'lemr'e) zimmet akdi ile bağlı olan gayr-i müslimler, bu anlaşmayı bozarak bulunduktan beldeyi ele geçirebilirler. (10) Bu üç halde de bütün mü'minlerin üzerine cihad "Farz-ı Ayn" olur.
İmam-ı Ebû Hanife (rh.a.)'ye göre; Darû'l İslâm'ın istilâ ile birlikte Harbe dönüşebilmesi için şu üç şartın tahakkuku gerekir: Birincisi: İçerisinde şirk ahkâmı icra edilmelidir, istila altındaki insanlar; kendi aralarında şeriat ahkâmından hiçbiri ile hükmedemez duruma gelmelidir. İkincisi: İstilâ edilen belde, Darû'l Harbe bitişik olmalıdır. Üçüncüsü: İçerisinde evvelki eman ile nefsi (Yani Mü'minlerin Bey'at, zimmilerin anlaşma sebebiyle) emin mûslüman veya zimmi kalmamış olmalıdır. (11) İmameyn'in kavline göre; küfür ahkâmının icrası ile birlikte; Darû'l İslâm olan bir belde Darû'l Harp haline gelir. Kıyas budur. (12) Ömer Nasûhi Bilmen "İmameyn'in" kavlini zikrettikten sonra: " - Binaenaleyh hükümdarı (yöneticisi) harbi olan herhangi bir ülke bir Darû'l Harb bulunmuş olur. Velev ki Darû'l İslâm'a muttasıl olsun. Müftabih (kendisiyle fetva verilen) olan da budur" (13) diyerek, ulemanın tercihine işaret eder.
İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmed b. Hanbel (Allah kendilerinden razı
olsun) "Darû'l İslâm olan bir belde' de; küfür ahkâmının açıktan tatbik
edilmesiyle birlikte Darû'l Harb olur" hükmünde müttefiktir!., İmam-ı Şafii (rh.a.)'nin
müftabih kavline göre; "Darû'l İslâm olan bir belde, istilâ ile
birlikte Darû'l Harbe dönüşmez. Zira müstevliler (İster kâfir, ister mürted
olsun) son müslüman şehid düşünceye kadar cihad etmek farz-ı
ayn'dır. Cihad devam ettiğine göre; eski hüküm baki kalır.
Çünkü sünnetle sabittir ki "İslâm üstündür, ona üstünlük olamaz"!..
İmam-ı Kasani, İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin koyduğu şartları
izah ederken şunları zikreder : " - Dar' ın İslama veya küfre
izafesinden maksad, bizzat İslâm'ın veya küfrün kendisi
değildir. Maksad, emniyet ve korkudur. Eğer bir beldede emniyet mutlak
surette müslümanlara, korku da aynı şekilde kâfirlere ait ise orası
Darû'l İslâm'dır. Ancak emniyet (hakimiyetleri sebebiyle) mutlak surette
küffara, korku da müslümanlara ait ise o yer Darû'l Küfürdür.
Ahkâmı tatbik etme, emniyet ve korkuya dayanan bir hadisedir. Bu
sebeble emniyet ve korkunun itibara alınması evlâdır" (14)
Şimdi Darû'l Harb olan bir belde, hangi şartlarla Darû'l
İslâm'a dönüşür? sualine cevap arayalım. Hanefi fûkahası : " - Darû'l Harb
tek bir şartla Darû'l İslâm olur. Bu şart da o beldede, İslâm
ahkâmının uygulanmasıdır" (15) hükmünde müttefiktir, bu noktada hiçbir
ihtilâf yoktur. Molla Hüsrev : " - İçinde İslâm ahkâmının tatbik
edildiği "Darû'l Harb", (olan belde) Darû'l İslâm'a dönüşür. Cum'a
ve Bayram namazlarının kılınması gibi!.. Her ne kadar o beldenin (Darû'l
Harbin) mukim olan kâfirleri orada kalsalar da, o belde Darû'l
İslam'a bitişik olmasa da, durum aynıdır" (16) hükmünü zikreder.
Bilindiği gibi Hanefi fûkahası'na göre; "Cum'a ve Bayram namazlarının edası,
İslâm ahkâmının tatbik edildiği şehirlerde, mü'minlerin
ûlû'lemirlerînin izniyle eda edilir. Bu hususta sünnet varid
olmuştur" İslâm ahkâmı uygulanınca; o belde de, idare ve hakimiyetin
mü'minlere geçtiği sabit olur!..
Bir beldede mü'minler; kendi
seçtikleri Cum'a imamının değil de, o beldedeki siyasi yönetimin tayin
ettiği imamın arkasında Cum'a namazı kılıyorlarsa, o siyasi yönetime
karşı cihad'dan söz edemezler. Zira her ibadet; edasının
şartlarına riayet edilerek yapılır. Cum'a ve Bayram namazlarının
edasının şartları; mükellefin dışında aranan şartlardır. O şartların
bulunması; idare ve hakimiyete sahip olduklarının kati delilidir. Amelde
Hanefi mezhebini taklid eden mü'minler bu hususta dikkatli
olmalıdırlar!..
Türkiye'nin fıkhi durumuna gelince!.. Osmanlı devleti'nin (Saltanatının)
yıkılışı ve Cumhuriyet'in kuruluşu yıllarında, bu konu
tartışılmıştır. Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri efendi "Kita'bû'l
İlm ve'l Akl ve'l Mâkûl" isimli eserinin girişinde: "- Kanun
bakımından dünya ikiye ayrılır: Darü'l İslâm ve Darû'l Harb!.. Darû'l
İslâm'da İslâm fıkhı hayata hakimdir, bütün işler Allahü Teala
(c.c)'nın indirdiği hükümlere göre tanzim edilir. Orada mü'minler
emniyet içerisindedirler ve hakim durumdadırlar. Darû'l Harp'te ise İslâm ahkâmı
açıktan red olunur ve müslümanlar güvenliklerini yitirirler.
Türkiye'de
kurulan Demokratik - Laik cumhuriyet; medeni kanunu kabul etmek suretiyle,
İslâm Fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da, Avrupa'dan
getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamıştır. Bu sebeble ikinci
kısma (Darû'l Harbe) dahil olmuştur" diyerek, bunun fetva olduğunu
ilân etmiştir. Prof. Dr. Erol Güngör, "Şeyhülislâm Mustafa Sabri
Efendi'nin Türkiye Cumhuriyeti kurucularını beğenmediği için
"Türkiye Darû'l Harp'tir" dediği" kanaatindedir. (17) Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken
"Türkiye'de Çağdaş Düşüncenin Tarihi" isimli eserinde; Mustafa Sabri
efendiyi, sert-kaideci bir tutumla suçlamaktadır. (18) Üniversite
çevrelerinin bu tutumu; son yıllarda, demokrasi ve cumhuriyeti savunan
dindar çevrelere de, yansımıştır. Fakat, Şeyhülislâm Mustafa Sabri
efendi, sarih gerekçeler ileri sürüyor. Aksini iddia edenler ise;
maalesef, demagoji yapıyorlar. Herhangi bir fetva (ki bunu bir şeyhülislâm
vermiştir) dayandığı gerekçeler çürütülerek, tenkit edilebilir. Bu bir
usûl meselesidir.
KAYNAKLAR
(1) İbn-i Manzur - Lisanû'l Arab - Beyrut: 1955 C: 4 Sh: 298.
(2) Dr. Es Subhi Salih - Hadis ilimleri ve Hadis İstılahları - Ank: 1971 Sh: 6 (Müt:
M. Yaşar Kandemir).
(3) En Nisa Sûresi: 98.
(4) Imam-ı Şafii - Er Risale o Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 301 - 302 Madde: 837.
(5) İmam Ebû'l Hasan El Maverdi - El Ahkamû's Sultaniye - Kahire: 1936 Sh: 60.
(6) Imam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty C: 9 Sh: 100, Ayrıca İmam-ı
Merginani-El
Hidaye Şerhü Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1985 C: 2 Sh: 103, Molla Hüsrev -
Dürerû'l Hükkatn fi Şerhû Gureri'l Ahkam - İst: 1307 C: 2 Sh: 66, İbn-i
Hümam- Fethû'l Kadir - Beyrut: 1316 C: 4 Sh: 153.
(7) İmam-ı Serahsi - A.g.e. C: 14 Sh: 56, Ayrıca İmam-ı Merginani - A.g-e.
C: 3 Sh: 66.
Molla Hüsrev - A.g.e. C: 2 Sh: 189, İbn-i Hümam - A.g.e. C: 5 Sh: 300.
(8) İmam-ı Serahsi - A.g.e. C: 10 Sh: 114, Ayrıca ŞertnTs Siyer-i Kebîr-C: 4 Sh:
1253.
(9)
EI Kuhistâni Câmiû'r Rumuz - İst: 1300.-C: 2 Sh: 311.
(10) Şeyh Nizamüddin ve Heyet - El Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400 C: 2 Sh:
232. Kasanı - El Bedaiû's Senai -Beyrut: 1974 C-7 Sh: 131, İbn-Abidin -Reddü'l
Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar -İst:1983 C: 8 Sh: 452.
(11) İmam-ı Serahsi - Ag.e. C: 10 Sh: 114, Ayrıca İmam-ı Kasani - A.g.e. C: 7
Sh: 130, Şeyh Nizamüddin ve Heyet - A.g.e. C: 2 Sh: 232, İbn-i Abidin -
A.g.e. C: 8 Sh: 448.
(12)
Şeyh Nizamüddin - A.g.e. C: 2 Sh: 232 (Not: Bu eser Türkçe'ye çevrilmiştir.
Bakı-; C: 4 Sh: 249), İmam-ı Kasani - A.g.e. C: 7 Sh: 130, İbn-i Abidin
A.g.e. C: 8, sh:452.
(13) Ömer Nasûhi Bilmen -Hukuki İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu -İst:C:
3 Sh: 370 Madde: 281.
(14) İmam-ı Kasanı - A.g.e. c. 7 Sh: m.
(15) Şeyh Nizamüddin ve Heyet - A.g.e. C: 2 Sh: 232, Ayrıca Ömer Nasûhi Bilmen
-C: 3 Sh: 3P9 Madde: 278, İmam-ı Kasani - A.g.e. C: 7 Sh: 130, İbn-i Abidin - C:
8 Sh: 448.
(16) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi Şerhû Gureri'l Ahkam- İst: 1307 C: l
Sh:295.
(17) Prof. Dr. Erol Güngör - İslâm'ın Bugünkü Meseleleri - İst: 1981 sh: 235.
(18) Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken - Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi - İst: 1979
-Sh: 198
![]()