DARÛ'L  İSLAM  -  DARÛ'L  HARP

      
SORU: 
Müslümanların;   içinde bulunduğu şartlara göre değişen   hükümlerin  varlığından   söz  edebilir miyiz?   Özellikle   günümüzde   uluorta   her   yerde   konuşulan   "Darû'l İslâm"   ve   "Darû'l Harp" kavramları   var?   Bu   hususta   bilgi   verir   misiniz?
     
CEVAP: İçinde  yaşadığımız   toplumda   "Vatan"   ve   "Vatandaşlık"   tabirlerini   herkes   bilir. Namaz   kılan kimseler  "Vatan-ı Aslî,  Vatan-ı İkâmet ve Vatan-ı Sefer" gibi kavramlara yabancı değildirler.   Son yüzyılda   "Vatan"   kavramı;   fıkhi   mahiyetinin   dışında,  yepyeni   bir mana kazanmıştır.   Bu  yeni mahiyet;  "Dar" mefhûmuna büyük bir darbe indirmiştir.

        "Dar" lûgatlarda   "Yerleşme mekanı, belde ve bir kavmin konakladığı, ikamet ettiği yer" (!) anlamında kullanılır.  Nitekim Medine için "Darû's sünne" terkibi meşhurdur. (2) Bütün muteber kaynaklarda;   "Darû'l  İslâm",  "Darû'ş  Şirk",   "Darû'l  Küfür",   "Darû'l Mütegallibe"   ve   "Darû'l Harp"   gibi   terkiplere   raslamak mümkündür.   Dikkat   edilirse   terkiplerde   hep   keyfiyet ön plândadır.    Zira   mü'min   için; yeryüzünün doğusu da, batısı da Allahü Teala (c.c)'ya  aittir. Bütün alemlerin   yaratıcısı   ve   onlar   arasındaki   nizamın   sağlayıcısı  kimdir?   sualine   her mü'min aynı cevabı  verir:  Elbette  Allahü  Teala (c.c) 'dır.
           
Kur'an-ı  Kerim'de: "- Bir  mü'minin   diğer bir mü'mini yanlışlık eseri olmayarak (kasden) öldürmesi   yakışmaz.    Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse mü'min bir köle azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar (o diyeti) sadaka olarak bağışlamış olsunlar.   Eğer (öldürülen)   mü'min  olmakla   beraber, size düşman olan bir kavimden ise, o zaman öldürenin mü'min bir köleyi azad etmesi lâzımdır. Şayed kendileriyle aranızda anlaşma (Muahede, musalaha) olan bir kavimden ise,   o  vakit   mirasçılarına   bir   diyet   vermek   ve   bir   mü'min   köle   azad   etmek   gerekir. Kim (bunları) bulamazsa, Allah (c.c) tarafından tevbesinin (kabulü) için, birbiri ardınca   iki   ay  oruç  tutması  icab  eder.    Allah   her  şeyi   bilendir,   gerçek   hüküm ve hikmet sahibidir"  (3) hükmü  beyan   buyurulmuştur.   İmam-ı  Şafii (rh.a.)  bu ayeti zikrettikten sonra şunları beyan   eder: "- Görüldüğü gibi Allahü Teala (c.c) hataen öldürülen bir mü'min için diyet ve bir kölenin azadını emretmiştir. Aramızda muahede bulunan (Darû'l Musalaha) kanı, dar'ı ve ahdi korunması gerekenlerin   durumlarını da, beyan buyurmuştur. Kanı ve dar'ı masum olmayan; "Darû'l Harp'te" yaşayan mü'min için ise, diyet yoktur, keffaret vardır. Zira mü'minin kanı iman etmesi sebebiyle korunmuştur." (4)
           
Resûlallah  (SAV)'ın  sünnetinde de .
"Darû'l İslâm ve Darû'l Harp" mefhumlarına raslıyoruz. "Darû'l  İslâm:   İçinde yaşayanı  her   türlü  tecavüzden korur,   Darû'l  Harp   ise   içinde   bulunanı   mubah kılar" (5) hadisi;   insanların  zaruri emniyetlerini beyan eder.   Darû'l İslâm; her türlü tecavüzü yasakladığı  için,   orada   bulunan insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetleri mevcuttur. Darû'l Harp'te ise,  bu emniyetlerden söz etmek mümkün değildir. Resûl-i Ekrem (SAV)'in:   "-Darû'l Harp'te haddler   tatbik   edilmez" (6) hadisi, bunun bariz bir delilidir.   Yine Hz. Mekhûl (rh.a.) gibi bir fakihten rivayet edilen: "Darû'l Harp'te   mü'minle   harbi   arasında faiz yoktur" (7) hadisi, mal emniyeti ve muamele açısından farklılaşmaya  işaret etmektedir.  

       Kur'an ve Sünnetteki   "Darû'l  İslâm"   ve   "Darû'l Harp"   mefhûmlarının mahiyeti, fûkaha tarafından izah edilmiştir. Bilhassa "Siyer" ve "Cihad" bahislerinde   bu   mefhumların   mahiyeti üzerinde hassasiyetle durulmuştur, İmam-ı Serahsi; "Dar mefhumu,   idare   ve   hakimiyete   göre   mahiyet   kazanır.   Müslümanların  hakimiyeti   altında   olan   ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldeler Darû'l İslâmdır" (8) hükmünü zikreder. Meşhur fâkih Kuhustani'nin   "Camiû'r Rumuz"da   yaptığı tarif daha açıktır:     "- Darû'l İslâm;   mü'minlerin   imamının sultası   (hakimiyeti)   altında ve İslâm   ahkâmının   yürürlükte   olduğu  beldedir.   Darû'l Harp ise; kâfirlerin   reisinin   emir   ve   idaresi   altında   olan,   küfür ahkâmının   yürürlükte  olduğu   ülkedir. (9) Hanefi fukahası; bu tariflerde  kesinlikle   ittifak  etmiştir.   Tek   bir ihtilâf dahi gösterilemez.

      Fakat "Darû'l   İslâm  olan   bir   ülke;   hangi  şartlarla  darû'l  harbe  dönüşür?"   sualine   cevap   ararken; İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a.) ile İmameyn (İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Yusuf) arasında farklı ictihadların bulunduğu bilinmektedir. Şimdi kısaca bunu izah edelim: Allahü Teala (c.c)'nın indirdiği hükümlerle;   hükmedilen bir  İslâm  beldesi  (Darû'l İslâm)  için üç tehlikeden söz   edebiliriz.  Birincisi: Kâfirler   işgal ve istilâ edebilirler.   İkincisi   Bir şehir  veya  bölge  halkı  topluca   irtidat   ederek,   Darû'l İslâm'ın   içerisindeki  bir   beldeyi   ele  geçirebilir.   Üçüncüsü: Mü'minlerin emirine  (Ülû'lemr'e) zimmet akdi   ile   bağlı   olan   gayr-i müslimler,   bu anlaşmayı   bozarak   bulunduktan   beldeyi   ele   geçirebilirler.   (10)    Bu  üç  halde de bütün   mü'minlerin   üzerine   cihad   "Farz-ı Ayn"  olur.  

       İmam-ı Ebû Hanife   (rh.a.)'ye   göre;   Darû'l İslâm'ın  istilâ  ile   birlikte   Harbe dönüşebilmesi için şu üç şartın tahakkuku   gerekir:   Birincisi: İçerisinde şirk ahkâmı icra edilmelidir, istila altındaki insanlar; kendi aralarında   şeriat  ahkâmından  hiçbiri  ile   hükmedemez  duruma   gelmelidir.   İkincisi:   İstilâ edilen belde, Darû'l  Harbe  bitişik olmalıdır. Üçüncüsü:  İçerisinde  evvelki  eman   ile   nefsi   (Yani Mü'minlerin Bey'at,  zimmilerin   anlaşma sebebiyle)   emin mûslüman  veya   zimmi   kalmamış  olmalıdır. (11) İmameyn'in   kavline  göre;  küfür   ahkâmının  icrası   ile   birlikte;   Darû'l  İslâm  olan  bir  belde  Darû'l Harp haline gelir.   Kıyas budur.   (12)   Ömer  Nasûhi  Bilmen   "İmameyn'in"   kavlini   zikrettikten   sonra: " - Binaenaleyh   hükümdarı   (yöneticisi)   harbi   olan   herhangi   bir   ülke bir   Darû'l Harb bulunmuş   olur.   Velev   ki   Darû'l İslâm'a muttasıl   olsun.   Müftabih   (kendisiyle  fetva verilen)   olan  da budur"   (13) diyerek,   ulemanın   tercihine   işaret   eder.

   İmam-ı Malik   ve   İmam-ı   Ahmed b. Hanbel  (Allah kendilerinden razı olsun)   "Darû'l   İslâm   olan  bir  belde' de;  küfür ahkâmının açıktan tatbik edilmesiyle birlikte Darû'l Harb olur" hükmünde müttefiktir!.,   İmam-ı Şafii (rh.a.)'nin müftabih kavline göre;   "Darû'l   İslâm olan  bir  belde,  istilâ   ile   birlikte   Darû'l Harbe dönüşmez. Zira müstevliler  (İster kâfir,  ister mürted olsun)   son   müslüman  şehid   düşünceye   kadar   cihad   etmek farz-ı ayn'dır.   Cihad devam   ettiğine  göre;   eski   hüküm   baki   kalır.    Çünkü   sünnetle sabittir ki   "İslâm   üstündür,   ona   üstünlük  olamaz"!..
          
İmam-ı Kasani,   İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin   koyduğu   şartları   izah   ederken   şunları   zikreder :   " - Dar' ın   İslama  veya  küfre   izafesinden   maksad,   bizzat   İslâm'ın   veya   küfrün   kendisi   değildir.   Maksad,   emniyet  ve  korkudur.   Eğer   bir beldede emniyet mutlak surette müslümanlara, korku  da  aynı  şekilde   kâfirlere   ait   ise   orası   Darû'l  İslâm'dır. Ancak emniyet (hakimiyetleri sebebiyle)   mutlak   surette   küffara,   korku da   müslümanlara   ait   ise   o   yer   Darû'l Küfürdür. Ahkâmı   tatbik etme,   emniyet ve korkuya   dayanan   bir   hadisedir.    Bu   sebeble  emniyet   ve korkunun itibara   alınması   evlâdır"  (14)
         
Şimdi  Darû'l  Harb  olan  bir  belde,   hangi   şartlarla   Darû'l İslâm'a dönüşür? sualine cevap arayalım.   Hanefi fûkahası :   " - Darû'l  Harb  tek  bir  şartla  Darû'l  İslâm  olur.   Bu  şart  da  o  beldede, İslâm   ahkâmının   uygulanmasıdır"  (15) hükmünde  müttefiktir,   bu   noktada  hiçbir  ihtilâf   yoktur.  Molla Hüsrev :   " - İçinde İslâm ahkâmının tatbik edildiği     "Darû'l Harb",  (olan belde)  Darû'l İslâm'a dönüşür.   Cum'a   ve   Bayram  namazlarının   kılınması  gibi!..   Her   ne   kadar   o beldenin (Darû'l Harbin)   mukim   olan kâfirleri   orada   kalsalar  da,  o  belde  Darû'l    İslam'a   bitişik olmasa da, durum aynıdır"  (16)  hükmünü   zikreder.    Bilindiği gibi Hanefi fûkahası'na  göre; "Cum'a ve Bayram namazlarının edası,  İslâm  ahkâmının   tatbik   edildiği   şehirlerde,   mü'minlerin   ûlû'lemirlerînin   izniyle eda   edilir.   Bu   hususta   sünnet   varid  olmuştur"   İslâm ahkâmı uygulanınca;   o belde de, idare ve hakimiyetin   mü'minlere   geçtiği   sabit   olur!..  

     Bir  beldede  mü'minler;   kendi   seçtikleri Cum'a imamının   değil de,   o   beldedeki   siyasi yönetimin tayin ettiği imamın arkasında Cum'a namazı kılıyorlarsa,   o siyasi   yönetime   karşı   cihad'dan   söz   edemezler.   Zira  her  ibadet;   edasının   şartlarına   riayet   edilerek  yapılır.    Cum'a   ve   Bayram namazlarının edasının şartları; mükellefin dışında aranan şartlardır.   O şartların bulunması; idare ve hakimiyete sahip olduklarının kati delilidir. Amelde   Hanefi   mezhebini   taklid   eden   mü'minler   bu   hususta   dikkatli   olmalıdırlar!..
      
Türkiye'nin fıkhi durumuna gelince!.. Osmanlı devleti'nin (Saltanatının) yıkılışı ve Cumhuriyet'in kuruluşu   yıllarında,   bu   konu   tartışılmıştır.    Son   Osmanlı   Şeyhülislâmı   Mustafa   Sabri   efendi 
"Kita'bû'l  İlm  ve'l  Akl  ve'l  Mâkûl"   isimli   eserinin   girişinde:   "- Kanun  bakımından  dünya  ikiye ayrılır:   Darü'l  İslâm   ve   Darû'l Harb!..   Darû'l  İslâm'da   İslâm   fıkhı   hayata  hakimdir,   bütün   işler Allahü  Teala (c.c)'nın   indirdiği   hükümlere   göre   tanzim   edilir.  Orada mü'minler emniyet içerisindedirler ve hakim durumdadırlar. Darû'l Harp'te ise İslâm ahkâmı açıktan red olunur ve müslümanlar   güvenliklerini   yitirirler.  

     Türkiye'de kurulan Demokratik - Laik cumhuriyet; medeni kanunu kabul etmek suretiyle,   İslâm   Fıkhını   yürürlükten   kaldırmış   ve diğer hususlarda da, Avrupa'dan   getirilen   kanunlarla   hükmetmeye   başlamıştır.   Bu   sebeble   ikinci   kısma   (Darû'l Harbe)   dahil olmuştur"   diyerek,   bunun   fetva olduğunu ilân etmiştir.   Prof. Dr. Erol Güngör, "Şeyhülislâm   Mustafa   Sabri   Efendi'nin   Türkiye   Cumhuriyeti   kurucularını beğenmediği için   "Türkiye Darû'l Harp'tir"   dediği" kanaatindedir.   (17)    Ord.  Prof. Hilmi Ziya Ülken "Türkiye'de Çağdaş   Düşüncenin Tarihi"   isimli   eserinde; Mustafa Sabri efendiyi,   sert-kaideci bir tutumla suçlamaktadır.   (18)   Üniversite   çevrelerinin   bu  tutumu;   son yıllarda, demokrasi ve cumhuriyeti savunan   dindar   çevrelere de,   yansımıştır.    Fakat,   Şeyhülislâm   Mustafa Sabri efendi, sarih gerekçeler ileri sürüyor.   Aksini   iddia   edenler   ise;   maalesef,   demagoji   yapıyorlar. Herhangi bir fetva   (ki bunu bir şeyhülislâm vermiştir)   dayandığı   gerekçeler   çürütülerek,   tenkit edilebilir. Bu bir usûl   meselesidir.


          KAYNAKLAR


(1) İbn-i  Manzur - Lisanû'l Arab - Beyrut: 1955 C: 4 Sh: 298.
(2) Dr. Es Subhi Salih - Hadis ilimleri ve Hadis İstılahları - Ank: 1971 Sh: 6 (Müt:  M. Yaşar Kandemir).
(3) En Nisa Sûresi: 98.
(4) Imam-ı  Şafii - Er Risale o Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 301 - 302 Madde: 837.
(5) İmam Ebû'l Hasan El Maverdi - El Ahkamû's Sultaniye - Kahire: 1936 Sh: 60.
(6) Imam-ı   Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty C: 9 Sh: 100, Ayrıca İmam-ı Merginani-El
Hidaye   Şerhü  Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1985 C: 2 Sh: 103, Molla Hüsrev - Dürerû'l  Hükkatn  fi  Şerhû  Gureri'l  Ahkam - İst: 1307 C: 2 Sh: 66,  İbn-i  Hümam- Fethû'l  Kadir - Beyrut: 1316 C: 4 Sh: 153.
(7) İmam-ı   Serahsi - A.g.e. C: 14 Sh: 56,   Ayrıca İmam-ı Merginani - A.g-e. C: 3 Sh: 66.
      Molla Hüsrev - A.g.e. C: 2 Sh: 189, İbn-i Hümam - A.g.e. C: 5 Sh: 300.
(8) İmam-ı Serahsi - A.g.e. C: 10 Sh: 114, Ayrıca ŞertnTs Siyer-i Kebîr-C: 4 Sh: 1253.

(9) EI   Kuhistâni  Câmiû'r Rumuz - İst: 1300.-C: 2 Sh: 311.
(10) Şeyh Nizamüddin ve Heyet - El Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400 C: 2 Sh: 232. Kasanı - El Bedaiû's Senai -Beyrut: 1974 C-7 Sh: 131, İbn-Abidin -Reddü'l  Muhtar  Ale'd Dürri'l Muhtar -İst:1983 C: 8 Sh: 452.
(11) İmam-ı Serahsi - Ag.e. C: 10 Sh: 114, Ayrıca  İmam-ı Kasani - A.g.e. C: 7 Sh: 130,  Şeyh  Nizamüddin ve Heyet - A.g.e. C: 2 Sh: 232,  İbn-i Abidin - A.g.e. C: 8 Sh: 448. 

(12) Şeyh  Nizamüddin - A.g.e. C: 2 Sh: 232  (Not: Bu eser Türkçe'ye çevrilmiştir. Bakı-; C: 4 Sh: 249),  İmam-ı Kasani - A.g.e. C: 7 Sh: 130,    İbn-i Abidin A.g.e. C: 8,  sh:452.
(13) Ömer Nasûhi Bilmen -Hukuki İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu -İst:C: 3 Sh: 370 Madde: 281.
(14) İmam-ı Kasanı - A.g.e. c. 7 Sh: m.
(15) Şeyh Nizamüddin ve Heyet - A.g.e. C: 2 Sh: 232, Ayrıca Ömer Nasûhi Bilmen -C: 3 Sh: 3P9 Madde: 278, İmam-ı Kasani - A.g.e. C: 7 Sh: 130, İbn-i Abidin - C: 8 Sh: 448.
(16) Molla Hüsrev - Dürerû'l  Hükkam  fi  Şerhû  Gureri'l Ahkam- İst: 1307 C: l Sh:295.
(17) Prof. Dr. Erol Güngör - İslâm'ın Bugünkü Meseleleri - İst: 1981 sh: 235.
(18) Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken - Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi - İst: 1979 -Sh: 198