DARÛ'L İSLÂM VE DARÛ'L HARB
"Önce "Dar" mefhumu üzerinde duralım. Arapça bir kelime olan "Dar"ın lugat mânâsı; yerleşme mekânı, belde, mahalle ve arsaların tamamı, bir kavmin konakladığı, yerleştiği yerdir.(51) İslâmi ıstılahta; "Herhangi bir inanç sahiplerinin kuvvet ve hâkimiyetle ele geçirdiği belde" manasına kullanılır. Bütün mûteber kaynaklarda; "Darû'l Küfür, Darû'ş Şirk, Darû'l Mütegallibe, Darû'l Bağy ve Darû'l İslâm gibi terkiplere raslamak mümkündür. Bunlar genellikle; "Kitabu'l Cihad" veya "Kitabu's Siyer" bablarında zikrolunmuştur. Dikkat edilirse bütün terkiplerde; keyfiyet ön plândadır ve hepsi de akâid belirtmektedir. Zira Mü'min için; yeryüzünün doğusu da, batısı da Allahû Teâla (cc)'ya aittir. Bütün âlemlerin yaratıcısı ve onlar arasındaki nizamın kurucusu sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'dır. (Yeryüzünün tamamı; "Niyyet" ehli mü'min için "Vatan-ı Aslî" veya "Vatan-ı İkâmet" olabilir. Dolayısıyla "Vatan" ile "Dar" mefhumu arasında büyük farklar vardır.)
Kur'an-ı Kerim'de: "Bir mü'minin diğer bir mü'mini yanlışlık eseri olmayarak (kasden) öldürmesi yakışmaz. Kim ki bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse mü'min bir köle azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar (o diyeti) sadaka olarak bağışlamış olsunlar. Eğer (öldürülen) mü'min olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman öldürenin mü'min bir köleyi azad etmesi lâzımdır. Şayet kendileriyle aranızda anlaşma olan bir kavimden ise, o vakit mirascılarına bir diyet vermek ve bir mü'min köle azad etmek gerekir. Kim (bunları) bulamazsa, Allahû Teâla tarafından tevbesi(nin kabûlü) için birbiri ardınca iki ay oruç tutması icab eder. Allahû Teâla her (şeyi) bilendir. Gerçek hüküm ve hikmet sahibidir"(52) hükmü beyan buyurulmuştur.
İmam-ı Şafii(rh) bu Ayet-i Kerimeyi zikrettikten sonra: "Görüldüğü gibi Allahû Teâla (cc) hatâen öldürülen bir mü'min için diyet ve bir kölenin azadını; aramızda muahede bulunan (Darû'l Musalaha) kanı, yurdu ve ahdi korunması gerekenlerin de bu durumunu beyan buyurmuştur. Kanı ve dar'ı mâsum olmayan (Darû'l Harb'te) yaşayan mü'min için ise diyet yoktur. Keffaret vardır. Zira mü'minin kanı iman etmesi sebebiyle korunmuştur." (53) buyurmaktadır. Resûl-i Ekrem (sav):"Darû'l İslam içinde yaşayanı her türlü tecavüzden korur. Darû'l harb ise, içinde bulunanı mübah kılar"(54) hükmünü beyanla, mahiyeti izah buyurmuştur. Yine diğer bir Hadis-i Şerifte "Darû'l Harb'te hudutlar tatbik edilmez"(55) hükmü zikredilmiştir. Tağuti güçlerin hakim olduğu beldelerde mü'minlerin; can, mal, akıl, nesil ve din emmiyetlerinden söz etmek mümkün değildir. Ancak Tağut'un hevâ ve heveslerinden kaynaklanan "Kanun"larına boyun eğerlerse (Yani esâreti kabul ederlerse) bazı hallerde korunurlar. Dikkat edilirse; Tağuti güçlerin hakim olduğu beldelerde, başta genelevleri olmak üzere, her türlü zina müsâmaha ile karşılanır. Zira "Nesil emniyetini" tahrip ancak bu yolla gerçekleştirilebilir. İçki'nin her çeşidi, bizzat tağuti güçler tarafından üretilir. Kumar serbest bırakılmış, faizcilik ve tefecilik alıp yürümüştür. Mü'min kadınların tesettürlerine bile tahammül edemezler!.. Zira kâfirlerin velîsi şeytandır.Şeytan onlara fitne ve fesadı yaymalarını emreder.
Kur'an-ı Kerim'de:
"İman edip hicret
edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad'da bulunanları (Muhacirleri)
barındırıb yardım edenler (yok mu?) İşte onlar birbirlerinin velileridir. İman
edib hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlarla
hiçbirşey ile velâyetiniz yoktur. (Bununla beraber) Eğer onlar din hususunda
sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur. Şu kadar ki, sizinle
aralarında muahede bulunan (Darû'l Musalaha olan) bir kavm aleyhine değil!..
Allah yapacaklarınızı hakkı ile görücüdür."(56) hükmü beyan buyurulmuştur.
Darû'l İslâm'ın (Şer'i devletin) lideri olan ûlu'lemr ile; Darû'l Harb'te ikamet
eden mü'min arasında velâyet (Bey'atla teşekkül eden siyasi ahid)yoktur. Nitekim
Resûl-i Ekrem (sav) "Hudeybiye Andlaşması'ndan" sonra müslüman olan ve Medine'ye
hicret etmek isteyen "Mekke"lileri; Medine'ye kabul buyurmamıştır. Zira
andlaşmanın maddelerinden birisi de budur. Bilindiği gibi
"Hudeybiye
Andlaşması'nı"
bozan taraf Mekke Müşrikleri olmuştur.(57) Resûl-i Ekrem
(sav)'in: "Ahidlere vefâlı olmak gerekir, gadretmek (İhanet ve arkadan vurmak)
câiz değildir"(58) buyurduğu bilinmektedir. Ayrıca Ebû Sa'lebe hadisi ile
istidlal olunmuştur ki; Hayber savaşında, andlaşma akdettikten sonra
Yahudilerden bir cemaat gelib dediler ki:"-Bizim bahçelerimiz var. Senin
arkadaşlarından bu bahçelere girip bakla yahud sarımsak alanlar oldu." Bunun
üzerine Resûl-i Ekrem (sav) Abdurrahman b. Avf (rh.a)'a mü'minler arasında şöyle
nidâ etmesini emretti.ÿ"Resûlullah buyuruyor ki; "Haksız yere, Andlaşmalıların
(Muahede ahdettiklerimizin) mallarını size helâl görmem"(59) Hanefi Fûkuhası;
İman ve ahid'in, bütün emniyetleri beraberinde getirdiğini (Can, mal, nesil,
akıl, ve din) esas almıştır.
Müslümanların hakimiyeti altında
bulunan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldelere
"Darû'l İslâm"
denir.
İmam-ı Serahsi; "Darû'l İslâm dememizin sebebi; idâre ve hâkimiyeti
beyandır"(60) hükmünü zikreder. İmam-ı Kasani "Bir dar'ın (Ülke'nin) "İslâm"
veya "Küfre" nisbet edilmesinden maksad; bizzat İslâm veya küfrün mahiyeti
değildir. Maksad; emniyet ve korkudur. Eğer bir belde'de (Dar'da) hakimiyet ve
emniyet mutlak sûrette mü'minlere, korku da aynı şekilde kâfirlere âitse orası
"Darû'l
İslâm"dır. Ancak, emniyet ve hakimiyet kâfirlere; korkuda mü'minlere âitse,
orası
"Darû'l Harb"tir. Zira Ahkâm'ın icra olunması (Hududların tatbiki) emniyet
ve korku ile ilgilidir"(61) hükmünü beyan etmektedir. Sonuç olarak Hanefi
fûkuhası: "Darû'l İslâm; Mü'minlerin ulû'lemr'inin sulta ve hükmünün geçerli
olduğu, İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldedir" hükmünde müttefiktir.(62)
Esâsen bu hususta; Ehl-i Sünnet ve'l cemaat'in müctehid imamları arasında
herhangi bir ihtilâf yoktur." (63)
DARÛ'L
İSLÂM'IN, DARÛ'L HARBE DÖNÜŞMESİ
"Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmedilen bir İslâm beldesi'ni bekleyen üç tehlike sözkonusudur:
Birincisi: Kâfirler işgal veya istilâ edebilir.
İkincisi: Bir şehir veya bölge halkı topluca irtidat ederek, işgal edebilirler.
Üçüncüsü: Ulû'lemr'e zimmet akdi ile bağlı olan gayr-i müslimler, zimmet akdini bozarak bulundukları beldeleri istilâ edebilirler.(64) Bu üç halde de mü'minler üzerine cihad "Farz-ı Ayn" olur. Zira her üç halde de, İslâm beldesi kâfirlerin istilâsına uğramıştır.(65) Ancak istilâ ile birlikte, "Darû'l İslâm", Darû'l Harb'e dönüşür mü? İbn-i Abidin: "Kâfirlerin elindeki beldeler İslâm beldeleridir, harb beldeleri değildir. Çünkü kâfirler orada küfrün hükmünü ortaya atamamışlardır. Belki oradaki kadı'lar, vâli'ler müslümandırlar; kâfirler onlara zarûret dolayısıyla yahud zarûretsiz itaat ederler. Müslümanlar tarafından (seçilmiş) valisi olan her şehirde Cum'a namazı ile bayramları kılmak ve kadı tayin etmek câizdir. Şayed vali'ler kâfir olursa, müslümanların (şartlara riayet ederek) vali tayin etmeleri ve cum'a namazı kılmaları câizdir. Kadı müslümanların seçimi ile kadı olur ve müslümanlara kendilerine müslüman olan bir vâli aramaları vacip olur"(66) hükmünü zikretmektedir.
Dikkat edilirse; istilâ altına düşen mü'minler; kendi içlerinden bir "Vali" ve bir "Kadı" tayin eder, İslâm ahkâmını kendi aralarında tatbik ederlerse "Darû'l İslâm" hükmü devam eder. Bunu yapmazlarsa ve küfür ahkâmının icrâsı başlarsa. Hâkimiyetlerini kaybederler. Nitekim birçok İslâm beldesinde; kâfirlerin ve mürted'lerin istilâsından sonra; mü'minler kendi içlerinden "Vali", "Kadı", "Cum'a İmamı" ve "Âmil" tayin etmedikleri için küfür ahkâmı güç kazanmıştır.
İstilâ'ya uğrayan bir İslâm beldesinde; "Küfür ahkâmının icrâsı ve orada
İslâm ahkâmından (Hadd-i Zina, Hadd-i Şürb, Hadd-i Kazf, Hadd-i Sirkat, Recm
vs..) hiçbiriyle hükmedilmemesi, müslümanların kendi içlerinden şeçtiği
Kadı'ya müracaat etmemeleri " sonucunda Darû'l Harbe dönüşme tahakkuk eder.(67)
İmameyn'in kavline göre; küfür ahkâmının icrası ile birlikte
Darû'l İslâm olan bir belde, "Darû'l Harb" hâline gelir. Müftabih
olan kavil de budur.(68) İmam-ı Kasani; "Şer'i şerife göre hükme bağlanmayan
hiçbir kazâ (Mahkeme), kazâ hükmünde değildir"(69) hükmünü zikreder. Dolayısıyle
mü'minlerin; Allahû Teâla (cc)'nın ve Resûl-i Ekrem (sav)'in emirlerini bir
kenara bırakıp, ihtilâf ettikleri hususlarda Tağuti
güçlere müracaat etmeleri iki şekilde tevil edilebilir. Birincisi: Hevâ
ve heveslerine kapılıp küfür ahkâmına, kendi
nefislerinde razı olmalarıdır!.. İkincisi: Tağut'un hükümlerine
razı olmamakla beraber, mecburiyet hissetmemeleridir.
Her iki halde de; o belde'de müslümanlar hakimiyet
ve emniyetlerini kaybetmişler ve esarete
düşmüşlerdir.
İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha)'ye göre; istilâ ile birlikte üç şartın tahakkuku gerekir. Birincisi: İçerisinde şirk ahkâmı icrâ edilmelidir.
İkincisi: Darû'l Harbe bitişik olmalıdır.
Üçüncüsü:
İçinde evvelki eman ile nefsi üzere (Yani mü'min'in
"bey'at"
ve zimmi'nin
"zimmet akdi"
sebebiyle) emin bir müslüman veya zimmi kalmış olmamalıdır.(70) İbn-i Abidin:
"Kâfirler İslâm memleketlerinden bir memleketi mücerred ele geçirirseler yahut
bir şehir ahâlisinin mürted olarak küfür ahkâmını icra etseler yahud zimmilerin
ahidlerini bozarak memleketlerini ele geçirseler bu üç sûrette İslâm memleketi
darû'l harb olmaz. Bir İslâm memleketinin -Allah korusun- bir dâr-ı harbe
çevrilmesi şu bir şartın gerçekleşmesine bağlıdır. O da içerisinde küfür
ahkâmının icra olunmasıdır. Bir İslâm memleketi (Darû'l İslâm) Darû'l Harb
olunca orada Hadd'ler ve kısas icra edilemez. Müslüman bir esirin; kâfirlerin
mallarına ve canlarına taarruz etmesi câizdir. Kadınların namusuna dokunulması
caiz değildir. Bir dar-ı harb, Dar-ı İslâm olunca "İslâm ahkâmı" tatbik
edilir"(71) hükmünü zikreder.
Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi "Kitabû'l İlm ve'l Akl ve'l Makûl" isimli eserinin mukaddimesinde: "Kanun bakımından dünya ikiye ayrılır:ÿDarû'l İslâm ve Darû'l Harb!.. Darû'l İslâm'da; İslâm fıkhı hayata hakimdir, bütün işler Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere göre tanzim edilir. Orada mü'minler emniyet içerisindedirler ve hâkim durumdadırlar. Darû'l Harb'te ise; İslâm ahkâmı açıktan red olunur ve müslümanlar güvenliklerini yitirirler. Türkiye'de kurulan Demokratik-Laik Cumhuriyet; medeni kanunu kabul etmek sûretiyle, İslâm fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da Avrupa'dan getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamıştır. Bu sebeble ikinci kısma (Darû'l Harbe) dahil olmuştur" hükmünü zikreder. Yine "Mevkıfû'l Beşer" isimli eserinde: "Müslümanların inkirazını şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu, batıyı taklid hastalığı!.. Şiddet ve hasarda frengi hastalığı bile buna denk olamaz. İşin garip tarafı, bu hastalık tedavi etmek isteyenlere de farkına varmadan bulaştı. Mısır'daki ûlemâ bu hastalığı zararsız görüyorlar. Şurası muhakkak ki. Arap âleminde kavmiyetçilik şuuru hızla terakki eylemekte!.. Ve ben derim ki; bu kavmiyet şuuru, İslâmi şuura gâlib gelecektir.
Mısırlı ûlemâ ve müelliflere; müslüman Türkiye'nin uğradığı felâketler, İslâm'dan silâhla uzaklaştırma operasyonları ve uğradıkları musibetler hiç tesir etmedi , halâ da tesir etmiyor"(72) diyerek İslâm topraklarındaki gelişmelere dikkati çekiyor. Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken: "İslâmcılar kanunların uygulanmasında sert kaideci görüşlerini şiddetle savunmaktaydılar. Bu hücûmun son temsilcilerinden Mustafa Sabri (Mütareke devrinin Şeyhülislâmı) Mısır'daki sürgün hayatında yazdığı Arapça bir eserin giriş kısmında şöyle diyordu..."(73) iddiasını zikretmektedir. Bahsettiği beyan; maddenin başında zikrettiğimiz husustur. Ancak eserde olmayan; "İslâm âlemi, Türklerle harp halindedir" cümlesi ilave olunmuş!.. Prof. Dr. Erol Güngör'de; Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi'nin, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucularını beğenmediği için "Türkiye Darû'l Harb"tir, dediği kanaatinde!..(74) Halbuki Türkiye Cumhuriyeti "Darû'l İslâm" (Şer'i devlet) değil Demokratik-Laik Çağdaş bir devlettir. Ceza kanunun 163. maddesine göre; devlet'in temel nizamlarını dine uydurmak için tebliğ'de bulunmak (Propoganda yapmak) suçtur. Yani "İslâm Ahkâmı tatbik edilmelidir" diyen kimse, şuç işlemiş olur. (Bugün 163. madde kalkmıştır ama onun yerine yürürlüğe konulan Terörle Mücadele Kanunu'nda aynı durum sözkonusudur.) Nitekim 7 Kasım 1982'de halk oyuna sunulan ve %92 oranında "Evet" denilen Anayasa'da; hangi dinden olursa olsun (Müslüman, Yahudi, Hrıstiyan vs.) bütün vatandaşların eşit olduğu "Genel Esaslar" bölümünde yer almıştır. Ayrıca Teokrasi'ye (Teo: Latince'de "Allah" manasına kullanılır) dayanan siyasi bir hareket yasaklanmıştır."
DARÛ'L
HARBİN, DARÛ'L İSLÂMA DÖNÜŞMESİ
"Darû'l Harb, bir şartla Darû'l İslâm olur. Bu şart da; o
yerde, İslâm ahkâmının uygulanmasıdır.(75) Bu hususta müctehidler arasında
ittifak vardır.
Molla Hüsrev: "İçinde İslâm ahkâmının tatbik
edildiği Darû'l Harb; Darû'l İslâm olur. Cum'a ve Bayram namazlarının kılınması
gibi!.. Her ne kadar; o beldenin (Darû'l Harbin) mûkim olan kâfirleri orada
kalsalar da, o belde Darû'l İslâm'a bitişik olmasa da, durum aynıdır."(76)
hükmünü zikreder!.. Zira "Cum'a ve Bayram Namazları'nın; hadd'lerin tatbik
edildiği ve hükümlerin infaz edildiği şehir'de; "Ulû'lemr'in" izni ile edâ
edileceği hususu Resûl-i Ekrem (sav)'in sünneti ile sabittir!.. Hadd'ler tatbik
edilince; o belde'de idâre ve hâkimiyet mü'minlere ait demektir. Bir belde'de
mü'minler; kendi içlerinden seçtikleri
"Cum'a imamının" değil de, o beldedeki
siyasi yönetimin tâyin ettiği imam'ın arkasında Cum'a namazını edâ ediyorlarsa,
"o siyasi yönetime karşı" cihad'dan söz edemezler!.. Zira her ibadet; edâsının
şatlarına riâyet edilerek yerine getirilir. Cum'a ve Bayram Namazları'nın
edâsı'nın şartları; mükellefin dışında aranan şartlardır. O şartların bulunması;
mü'minlerin idâre ve hakimiyete sahip olduklarının delilidir. Hiçbir mü'min;
kendi idâre ve hâkimiyetini tahrip etmek isteyen "Âsi ve Bağyi'lere "itaatle
yola çıkamaz. Bu husus iyi bilinmeli ve "Demokratik" hevesleri için İslâm'ı
istismar edenlere meydan verilmemelidir. Zira Allahû Teâla (cc)'nın rızasını bir
kenara bırakıp; hevâ ve heveslerine göre amel edenlerde
"İhlâs" yoktur."
KAYNAKLAR
(51)
İbn-i Manzur - Lisânu'l Arab -Beyrut: 1955, C: 4, Sh: 298.
(52)
En Nisâ Sûresi: 92.
(53)
İmam-ı Şafii - Er Risale - Kahire: 1979 ( 2 Bsm) Sh: 301-302, Madde: 837.
(54)
İmam Ebû'l Hasen El Maverdi - El Ahkamûs-Sultaniyye - Kahire: 1966, Sh: 60.
(55)
İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty D. Marife Neşri, C: 9, Sh: 100. Ayrıca
İmam-ı Merginani - El Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 2, Sh:
103. İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1316, C: 4, Sh: 153. Molla Hüsrev -
Dürerü'l Hükkam fi Şerhû Gureri'l Ahkam - İst: 1307, C: 2, Sh: 66.
(56)
El Enfal Sûresi: 72.
(57)
İmam-ı Merginani - El Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi -Kahire: 1965. C: 2, Sh:
138.
(58)
İbn- Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1316, D. Sadr Mtb. C: 4, Sh: 294.
(59)
İmam-ı Muhammed - A.g.e. Sh: 148.
(60)
İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty D. Marife Neşri, C: 10, Sh: 114.
(61)
İmam-ı Kasani-El Bedaiü's Senai fi Tertibi'ş Şerai - Beyrut:1974, (2 Bsm) C:7,
Sh:131.
(62)
İmam-ı Debûsi - Tesisü'n Nazır - Kahire: Ty sh: 158. Ayrıca El Kuhistani -
Camiû'r Rumuz - İst: 1300 C:2, Sh: 311.
(63)
İbn-i Kûdame el Hanbeli - El Muğni - Beyrut: 1972, C: 10, Sh: 103. Ayrıca İmam-ı
Şar'ani - Kahire: 1305 C: 2, Sh: 153.
(64)
Şeyh Nizamüddin ve bir heyet A.g.e., C: 2, Sh: 232. Ayrıca İmam-ı Kasani -
A.g.e. C: 7, Sh: 131.
(65)
İmam-ı Merginani - A.g.e., C:2, Sh: 135. Ayrıca İbn-i Hümam - Fethû'l Kadir -
Beyrut: 1316, C: 4, Sh: 280. Molla Hüsrev - A.e.g., C: 1, Sh: 282.
(66)
İbn-i Abidin - A.g.e. C: 3, Sh: 296 (Tetimme böl).
(67)
El Kuhistani - Camiûr Rumuz - İst: 1300, C: 2, Sh: 311. Ayrıca Feteva-ı
Bezzaziye (Feteva-ı Hindiyye'nin Hamişinde), Beyrut: 1400, C: 6, Sh: 312.
(68)
Şeyh Nizamüddin ve bir heyet - El Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400, C: 2, Sh:
232.
(69)
İmam-ı Kasani - El Bedaiû's Senai fi tertibi'ş Şerai - Beyrut: 1974, C: 7, Sh:
142.
(70)
İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty. D. Marife Neşri C: 10, Sh: 114. Ayrıca
İbn-i Abidin - Reddü'l muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar - İst: 1983, Şamil Yay. C: 8,
Sh: 448. Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhi Gureri'l Ahkam - İst: 1307, C:
1, Sh: 290. Şeyh Nizamüddin ve bir heyet - A.g.e. C: 2, Sh: 232.
(71)
İbn-i Abidin - A.g.e. C: 8, Sh: 452.
(72)
Şeyhü'lislâm M.Sabri Efendi-Mevkıfû'l Beşer Tahte sultani'l Kadir-Kahire:1352,
Sh:7.
(73)
Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken - Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi - İst: 1979, Sh:
198.
(74)
Prof. Dr. Erol Güngör - İslâm'ın Bugünkü Meseleleri - İst: 1981, Sh: 235.
(75)
Şeyh Nizamüddin ve bir heyet - El Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400, C: 2, Sh:
232.
(76)
Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkâm , İst: 1307, C: 1, Sh:
290.
Yusuf KERİMOĞLU
![]()