İrfan Öksüzü Olduk

 

  İstanbul, 26 Aralık 2004   

 

 

 Dün, yâni   25  Aralık   2004   Cumartesi   günü  Molla Sadreddin Yüksel Hoca Hakk’a   yürüdü.    Viyana’dan  İstanbul’a   gelir   gelmez   bu   haberle   karşılaşmak,  pek  hoş  olmadı   tabi.   Ama  ne  yaparsın ki  kader böyledir,   ve  her   can   ölümü   tadacaktır. “Kullu  nefsin  zâikatu’l-mevt”   ve   “İnnâ  lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn” demekten başka   biz   kulların   yapabileceği   bir   şey  yoktur.   60’lı   yıllar,  Siirt Lisesinde okuyorum.   Medresede   okumamama   rağmen,   büyük  bir   âlimin   adını   duyunca   içime   saygıyla   karışık   bir   ürperti   gelir,    Allah’tan, onların ellerini öpmeyi, ve ilimlerinden   nasiplenmeyi   dilerdim.   Kurban   olduğum   Allah  bu   dualarımı   kabul   etmiş   olacak ki,   hatırı   sayılır   derecede   Hoca’ların    ellerini   öpmek, ilimlerinden istifâde   etmek   nasip   oldu.   Bu  lütfünden  dolayı   Allah’a   ne   kadar   şükretsem  azıdır.

Pervari  Hünükde  Şeyh  Es’ad,  Siirt’te   Şeyh  Şerafettin, Şeyh Celal, tanınmış mollalar  vs.ler,  bu   şekilde   küçükken  ellerini   öptüğüm hocalardır. İşte o yıllarda, Doğu’da   iki   büyük   âlimden   çokça   söz   edilir,   âdeta   destan  gibi  anlatılırdı dilden dile:

Bunlardan   birisi, “Melây-ı Meşhur”   (Meşhur Molla)  diye  anılan  Bediuzzaman Said  Nursi,   diğeri   ise   Mele  Sadreddindi…  Ve  ben,  bu  iki  dâhi   âlimi   merak   eder   dururdum.

Orta  Okul 2. ya da 3. sınıftayken,   yaz  tatilim   için Pervari’ye  gitmiştim.  Rahmetli Hacı  Hüseyin   Kaya   Pervari’nin   ünlü   çınarları   altında  oturmuş   bir   şeyler  okuyordu.  Ve  yanlış  hatırlamıyorsam,   ondan  başka   okuyan  da  yoktu   Pervari’de. Gerçi   rahmetli   babam   dâhil   bazı   memurlar,   abone  oldukları  gazeteleri  okuyorlardı  amma,   kitap   okuyan  yoktu.   Mamafih,  Pervari’nin   tek   roman   okuyucusu olan rahmetli   İlyas   Ağabey’i  de   unutmamam   gerekir.

İşte Hacı Hüseyin Kaya, bütün  Pervarililerden  farklı bir tipti; kitap okuyordu. Rahmetli   Hüseyin   Amca,  bir gün yine kitabını açmış okurken yanından geçtim. Beni yanına   çağırdı.   Hep   güler   yüzlü  olan  Hacı  Hüseyin  Amca;

-Hele  gel  oğlum,   biraz   konuşalım  seninle!  dedi.

Yanına  varıp  elini  öptüm, ve onun yaptığı  gibi   oturarak   sırtımı çınar  ağacının gövdesine  dayadım.   Hüseyin   Amca   elindeki   kitabı   göstererek   konuşmasına   devam  etti:

- Oğlum   bu   kitabı   gördün  mü?   diye  sordu.

Üzerinde,  “Gençlik Rehberi” yazan  mavi   kaplı   kitabı   hiç   görmediğimi   söyledim.    Bütün   Pervarililerin  aksine,   benimle   Türkçe   konuşuyordu  Hüseyin Amca. Ama   hiç   okula  gitmeden,  nereden   öğrenmiş  diye   daha sonra kendi kendime sorduğumda   bulduğum  cevap  müthişti:   Melây-Meşhur”un,   yâni   Said-i  Nursi’nin kitaplarını   okuyarak   ilminden   yararlanmak   için   Türkçe   öğrenmişti   kendi   kendine… O   ne   azimdi   Allah’ım!   Sırf  bir   adamın   fikir   ve  düşüncelerini öğrenmek için o adamın   dilini  öğrenmek!    İşte  rahmetli  Üstâd  Said-i  Nursi,   insanımıza  bu   şekilde   okuma   aşkı   getirmiş,   okumayı   öğretmiştir  ki,   hemen   hiç   kimse  onun  bu  özelliğini  dile   getirmez!

Hüseyin  Amca  devam  etti:

- Oğlum  bu,  Melây-ı Meşhur Said-i Nursi’nin   gençler   için   yazmış olduğu bir kitaptır.   Bazı   kelimelerini   anlayamıyorum. Bana yardımcı olur musun? Dinle de okuyayım!

Bana   kitabı  okuyor,  fakat  anlamıyordum.  Ben ona yardımcı olacakken, o bana yardımcı   olmaya   başladı.   Kitapta   geçen   kavramlara   tamamen   yabancıydım. Ben, hâlâ  belli    bir  dönemin   tesirinden   kurtulamamış  olan   mekteplerin   Türkçesini   anlıyor, bu   derecede ağır ilmî ıstılahları anlamıyordum. Çünkü okuldaki eğitim, cahilâne bir pozitivizme  dayalı, dine bigâne/din   karşıtı   bir   mantığı   esas   alan,   mümkün mertebe dinî   kavramlardan   uzaklaşmayı   hedefleyen   bir   felsefe   üzerine   kurulmuştu.

Yarım   saat   kadar   benimle   uğraştıktan   sonra,   sıkıldığımı  fark eden Hüseyin Amca,

- Haydi   git   artık.   Sonra   yine  beraber okuruz. Bu kitaptan okuduğumuzu da kimseye   söyleme!   Çünkü   bu   kitap   yasak!

Melây-ı Meşhur  Said-i  Nursi  ile  değil,  eserleriyle  işte  böyle   tanıştım. Hüseyin Amca   öylesine  sevdirmişti  ki   Üstad Bediüzzaman’ı,   “onu acaba görebilir miyim” diye   hayaller  kuruyordum  kendi  kendime.   Maalesef   imkânsızlıklardan   dolayı bu hayalim   hiçbir   zaman   gerçekleşmedi.

Diğer   dâhi   hoca,   Mele Sadreddin’in   kitapları  ise,   henüz   Pervari’ye   gelmemişti.   Ama   buna   rağmen   ünü,    oralara   kadar   ulaşmıştı.   Belki  de  gelmişti  de,   bir   lise   talebesi   olan   ben,   bunun   farkında  değildim…

Yıllar   geçti…

Doktora  için  gittiğim  Paris’ten,   bazı   araştırmalar  yapmak üzere İstanbul’a gelmiştim.   İstanbul  Müftülüğü’nde bulunan Şer’î Siciller’de tezim için araştırma yapıyordum.   O  zamanki  rahmetli   Müftü   Efendi,   “evlâdım   yorulduğunda yanıma çık bir   çay iç” dediğinden,   zaman   zaman   Müftü  Efendi’nin   makamına  giderdim.  Fakat  makamına   gidişimin   asıl   sebebi   çay   değil,   Hoca  Efendi’den   bir  şeyler  öğrenmekti.

Bir  gün   yine   böyle   huzurda    otururken,  Kuveyt’ten   bir   heyet   Müftü   Efendi’yi   ziyarete  geldi.   Sohbet  arasında  Hoca  Efendi’den   bir  şeyler  sordular.   Muhtemelen   Hoca   Efendi  soruların   cevabını   bilmemiş  olacak ki,   küçük   bir   kâğıda   bir  şeyler yazıp,   ayak   ziliyle   çağırdığı   müstahdeme verdi.   On  beş  dakika  sonra,   gri   pardösülü,   siyah   bereli   bir   zat  içeri   girdi.   Bu  zatı,   Süleymaniye   ve   Fatih’teki  Arif  Hikmet  Efendi   kütüphânelerinde   sık  sık  gördüğüm için, yabancı bir gözle bakmadım.   Fiziğini  tanıyor, şahsiyetini  tanımıyordum.   Müftü  Efendi,   küçük   bir   kâğıda   bir   şey   yazıp,   bereli   uzun   boylu   adama   uzattı.   Uzun   boylu   bereli   adamın   şöyle   dediğini   hâlâ   hatırlıyorum.

- Falan  kitabın  (maalesef  kitabın  adını  unuttum), falan cildini getirt; önünde karıştırıyor gibi yap, sonra da falan sahifeyi açarak beyefendilere uzat. Sana sordukları sorunun   cevabı   oradadır!   Böylece   benim  değil,   senin   cevap verdiğini sansınlar! Çünkü   Koca   İstanbul   Müftüsünün   benden   ve   onlardan  daha   âlim  olması  iktizâ eder!

Rahmetli   Müftü   Efendi   bereli  uzun boylu zatın dediğini yaptı; ve bir müddet sonra da  Kuveytli  Heyet   memnun  bir  şekilde   ayrılıp  gitti.   Biraz   fazla oturduğum için, ben de  kalkmak  istedim  ki,   Müftü   Efendi:

- Oğlum  dur,  seni  hemşerin   olan  Hocamız’la   tanıştırayım!   Sen bu Hocamız’ı tanıyor   musun?   dedi.   Ben  de,

- Hayır!  dedim.   Müftü  Efendi;

- Bu  Molla  Sadreddin  Hocamız!   demez  mi?

Dünyalar  benim  olmuştu  o  an…   Senelerdir ününü dilden dile işittiğim Mele Sadreddin ha?   Ve   mübarek  elini  tutup öptüm. Sadreddin Hoca da, muhtemelen “hemşeri”  sözcüğünden  ve  de  Müftü  Efendi’nin makamında oturuyor olmamdan etkilenmiş   olacak  ki;

- Müfti  Efendi   kim bu çocuk? diye sormuş;  Müftü  Efendi de  benim  Paris’te  doktora   yapan   Pervarili   bir   öğrenci   olduğumu  söylemişti.

O   günden   itibaren  ne   zaman   yolum   İstanbul’a   düşse, rahmetli Sadreddin Hoca’ya   gider,   ilminden   feyz   almaya  çalışırdım.

*      *      *

 Yıl  1970.   Tunus’ta öğrenciydim. Paris’ten, okumak üzere Tunus’a götürdüğüm kitaplar   arasında, Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’nin   Arapça  olarak kaleme aldığı “İşârâtu’l-İ’câz” adlı  eseri de  vardı.   Tunus’a,   hem Arapça öğrenmek, hem de araştırmalar  yapmak   üzere   gitmiştik.   Bir gün, o zamanlar Tunus’ta neşredilen “Cevheru’l-İslam” dergisinin editörlüğünü yapan Dr. Selahaddin Keshrid’le sohbet ediyorduk.   Yanında,   âlim  ve  aynı   zamanda   şair   olan,   Arapça   belâğât   ilmini  çok iyi   bilen   Habib  Mistîrî   adında bir zat oturuyordu. Tanıştıktan sonra, Üstad Habib Mistîrî,  Türkiye’de   Arapça   bilen,   Arapça kitap telif eden ulemânın olup olmadığını sordu.   O   anda   “İşârâtu’l-İ’câz”   kitabını   hatırladım   ve;

- Dediğiniz   evsafta   ulemâmız   var  Efendim!   Yarın  bunlardan  birinin yazmış olduğu   bir   kitabı   zat-âlinize   getireyim de   tetkik   buyurun   lütfen!   dedim.

Ertesi   gün   kitabı   götürdüm.

On  beş  gün  sonra   görüştüğümüzde   bana,

- Verdiğin   kitap   mükemmel   bir  eser!   Öyle   bir   belâğâtla   yazılmış ki, bazı yerlerini  tekrar okuma ihtiyacını gördüm. Kitabı takdim edip takriz yazısını yazanın da Arapçası   da   fevkâlâde!   dedi.

Kitabın   yazarı   Said-i Nursi,   takdim   yazısını   yazan  da Molla Sadreddin Yüksel’di…

O   değerli   eseri   Üstad  Habib  Mistîrî’ye   hediye  ettim.

*      *      *

Vahdet-i vücud

Rahmetli   Sadreddin   Hoca’nın   henüz hastalanmadığı yıllardı. O zamanlar Müslümanlar   bugünkü   gibi  dinlerine  bigâne  hâle  gelmemiş,   gündemlerinde   hâlâ   İslâm vardı.  Değişik  konular  tartışılıyordu.  Bazı   tasavvuf  âlimlerinde görünen “Vahdet-i vücud”  meselesi de   bu   şekilde   tartışılan   konular   arasındaydı.

Rahmetli   Hoca’ya   yaptığım bir bayram ziyaretinde, İslâmî-ilmî meseleleri anlamayacak   birilerinin de   bulunmadığı   bir   sırada  bu   meseleyi   kendisine  sordum:

- Hocam, İbnu’l-Arabi, Celâleddin-i Rumi gibi bazı tasavvuf meşâyihinde vahdet-i vücûd   görüşü   olduğuna   şahit   oluyoruz.   Bu   konuda  ne   burursunuz?

Rahmetli   Mele   Sadreddin   Hocamız   şu   şekilde   cevap   verdi:

- Kanaatime   göre   bu   meseleyi   en   güzel   anlatan,   İmâm Rabbânî’dir.  O  şöyle diyor:

- “Seyr-u-sulûk”da   öyle   bir   makama   geldim  ki,   orada  her   şey   birbirine karıştı.   Yâni  ne   Hâlık,   ne de   mahlûk belliydi. Birbirine karıştırır, şirke girerim korkusuyla   oradan   geri  dönüp  uzaklaştım.   Sonra  tekrar  nafile  ibâdetlerimle zikrimi artırdım.   Ve   büyük   bir   cehdle,   her   şeyin   birbirine   karıştığı   o  tehlikeli  makamı geçip,   başka   bir   makama   ulaştım  ki,   orada   her   şey   ayan  beyândı.   Yakînen müşâhede   ettim   ki   “Hâlık”  ayrı,    “mahlûk”   ayrıdır.   Dolayısıyla   Hâlık   ile mahlûk’u   iç   içe  gören/kabul   eden   “vahdet-i vücûd”u   kabul   edemeyiz!   “Hâlık”, yâni   yaratıcı;   “mahlûk”,   yâni   yaratılmış   olandan   ayrıdır;   bir   olamazlar! 

 

İrfan öksüzü olduk:

  Yine   İstanbul   Müftülüğü’ndeki   Şer’î Siciller’de  çalıştığım  yıllardı.  O  yıllarda İstanbul  Müftüsü  rahmetli  Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı  idi.   Bir  gün,  çalışmalarımı bitirmiş,   Müftü   efendi’nin  yanına   çıkmıştım.   Sohbeti  arasında  bana  şu   ilginç  soruyu sordu:

- Evlâdım,   biz   Müslümanlar   için   en  zor  şey  nedir  sence?

-Hocam,   zat-ı  âliniz  daha  iyi  bilirsiniz,  diye  cevap  verdim.

Bunun   üzerine  Abdurrahman  Şeref  Hoca,  bana sorduğu soruya kendisi cevap verdi:

- Evlâdım! Biz Müslümanlar için en zor şey, “irfan öksüzü” olmaktır! Bazı ilmî meselelerde  takılıyoruz;  derdimizi   anlatacağımız  bir  hoca  kalmadı  İstanbul’da!  İrfan öksüzü  olduk!

İşte   Abdurrahman   Şeref   Hoca’nın   o veciz sözü, en çok bugün geçerlidir. Sıkıştığımız  her meselede yanlarına koştuğumuz  Sadreddin  Hoca’lar   Rahmet-i  Rahman’a kavuştu;   derdimizi   anlatacak   bir   hoca   bulamıyoruz.   İrfân  öksüzü  olduk!

Sadreddin Hoca,  mütevazi  bir   merasimle Fatih Camisi’nde kılınan cenaze namazından sonra, Edirne Kapı Mezarlığı’nda,  oğlu Metin Yüksel’in  yanına  defnedildi. Cenazesinde   siyasiler  olmadığı  gibi,   kendisine  öğrenci   olmuş,   şimdilerde   hocalık yapan   birçok   zevat  da  katılmadı.   Tam da rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi kaldırıldı   cenazesi:

Olmasın   son   günüm   dostum,   çelengim  top  arabam,

Alıp  beni  götürsün,  tam  dört  inanmış  adam

Allah   ona   ve   ondan  önce  vefat  etmiş  olan  bütün  hocalarımıza  rahmet  eylesin. Âmin…  (İhsan  Süreyya  SIRMA)

                               >>>  Devamı  için