VAHDET-İ VÜCUD TEORİSİ
Bir kısım çevreler ısrarla İmam-ı Rabbani (rh.a)'nin "Vahdet-i Vücud"u savunduğunu iddia ederler. Oysa İmam-ı Rabbani (rh.a), Vahdet-i Vücud felsefesini savunanlara aynen şöyle cevap vermektedir :
"— Hayret...İnsanın şerefini ve kerametini mülahaza edip Yüce Mukaddes Vacip Zat'ın tenzihini bırakmaktadırlar. Bu manadan derler ki:
— Hepsi odur.
Böylece, hasis ve rezil eşyayı, Yüce Mukaddes Hakkın aynı sanırlar. Bu gibi sözlerden dahi hiç sakınmazlar. İnsan için de, ademiyet hakikatlerine cevaz vermezler; böyle bir şeyden de sakınırlar. Allah-ü Teâlâ (c.c) onlara insaf versin. O mektuptaki cümleden biri de şudur:
— Üzerinde icma ile durulan bir bid'at yollu mana üzerine sözü kaldırmak mümkün değildir. Bunun için de, cevabımız şudur:
— Bid'at yollu kelâm olarak, biz şu cümleyi görmekteyiz:
— Hepsi odur. Amma, şu cümleyi değil:
— Hepsi ondandır..
Ulemanın icma ile durduğu cümle budur. Melâmetin ve şenaatin dahi bu zamana kadar Füsus Sahibine yöneltilmesi:
— Hepsi odur.. Cümlesi sebebi iledir. Bu Fakir'in maarifinin hâsılı olarak, yaz mış olduğum:
— Hepsi ondandır.. Cümlesi olup şer'an ve aklen makbuldür. Nasıl böyle olmasın ki: O mana keşif ve ilham ile tayid edilmiştir." (İmam-ı Rabbani, Mektubat, C/2, sh:1000. Mek. No:340. Çile Yay. 1979 İst.)
"Vahdet-i Vücud"
Osmanlı'nın son dönem çınarlarından ve ulemasınından rahmetli Sadreddin Yüksel (Rh.a) hoca efendinin "Vahdet-i Vücut" hurafesi ile ilgili kendi dilinden dinlediği anektodunu bir kardeşimiz Sadreddin hoca efendinin (Rh.a) ölümünün ardından bir gazetede yazmıştı. Biz de o yazıyı sizin için buraya alıyoruz...
"Rahmetli Sadreddin Hoca’nın henüz hastalanmadığı yıllardı. O zamanlar Müslümanlar bugünkü gibi dinlerine bigâne hâle gelmemiş, gündemlerinde hâlâ İslâm vardı. Değişik konular tartışılıyordu. Bazı tasavvuf âlimlerinde görünen “Vahdet-i vücud” meselesi de bu şekilde tartışılan konular arasındaydı.
Rahmetli Hoca’ya yaptığım bir bayram ziyaretinde, İslâmî-ilmî meseleleri anlamayacak birilerinin de bulunmadığı bir sırada bu meseleyi kendisine sordum:
- Hocam, İbnu’l-Arabi, Celâleddin-i Rumi gibi bazı tasavvuf meşâyihinde “vahdet-i vücûd” görüşü olduğuna şahit oluyoruz. Bu konuda ne burursunuz?
Rahmetli Mele Sadreddin Hocamız şu şekilde cevap verdi:
- Kanaatime göre bu meseleyi en güzel anlatan, İmâm Rabbânî’dir. O şöyle diyor:
- “Seyr-u-sulûk”da öyle bir makama geldim ki, orada her şey birbirine karıştı. Yâni ne Hâlık, ne de mahlûk belliydi. Birbirine karıştırır, şirke girerim korkusuyla oradan geri dönüp uzaklaştım. Sonra tekrar nafile ibâdetlerimle zikrimi artırdım. Ve büyük bir cehdle, her şeyin birbirine karıştığı o tehlikeli makamı geçip, başka bir makama ulaştım ki, orada her şey ayan beyândı. Yakînen müşâhede ettim ki “Hâlık” ayrı, “mahlûk” ayrıdır. Dolayısıyla Hâlık ile mahlûk’u iç içe gören/kabul eden “vahdet-i vücûd”u kabul edemeyiz! “Hâlık”, yâni yaratıcı; “mahlûk”, yâni yaratılmış olandan ayrıdır; bir olamazlar!"
Vahdet-i vücud teorisi ile varlıklar aleminin, zat-ı ilahiden bir parça olduğu ileri sürülmektedir. BU APAÇIK BİR KÜFÜRDÜR. Yüce Allah (cc) şöyle buyurmuştur :"Onlar kullarından Allahu Teala'ya bir parça (cüz) isnad ettiler, insan gerçekten apaçık bir nankördür (inkarcıdır)." (Zuhruf: 44)
Büyüklerimizden bazıları, bu iddiayı ortaya, vahdet-i vücud ibaresi ile varlıklar aleminin ancak Allahu Teala'nın iradesi ile ayakta durabildiği, O'ndan müstağni kalamayacağı anlamını kastedenleri birbirinden ayrı olarak değerlendirerek, bunları birincilerle aynı tutmazlardı. Müslüman ilim adamlarının, İslam inancının prensiplerini bütün netliği ile ortaya koymaları, insanın kafasını karıştıran, tereddütlere yol açan şeylerden arındırmaları ve insanların önüne herkesin anlayabileceği açık ve net bir inanç sistemi koymaları gerekmektedir. İslam'ın her konudaki metodu da gerçekte budur....
Şeyhimiz (Rh.A.) Hamid insanların, kafalarına şüphe sokabilecek bir söz ya da bir şiir beyti ile karşılaştığı zaman, onda gerekli düzeltmeyi yapmadan ya da onunla ilgili gerekli açıklamada bulunmadan geçmezdi. Mecazi ifadeler ve anlaşılması zor sözler (muammalar) kullanmayı adet ve alışkanlık haline getirenlerin, insanların yönetimini ele almaları caiz değildir. İnsanlığın açık sözlülüğe ve netliğe ihtiyaçları vardır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur : "(Senden önceki peygamberleri) açık delillerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da bu zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın. Ta ki, düşünüp öğüt alsınlar." (Nahl Suresi: 44) (Said Havva, El-Esas Fissünne,C/8, sh:36)
"Vahdet-i vücud öğretisi, varlık hakkındaki temel düşünceye bağlı olarak dinlerin birliği düşüncesini de içerir. Buna göre bütün dinler temelde birdir. Semavi ve beşeri dinler arasında bir fark da yoktur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın bir tecellisine ibadet edilmektedir. Böylece insanlar gerçekte çeşitli suretlerde görünen tek bir Allah'a ibadet etmektedirler. Bu düşünceye göre; "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın zatı oradadır." (Kur'an-ı Kerim, El-Bakara Suresi:115.)
Vahdet-i vücud öğretisi, en çok da varlık ve dinlerin birliği düşünceleri nedeniyle bazı mutasavvıflar, birçok İslam bilgin ve hukukçusu tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Başta İbn-i Teymiyye olmak üzere kimi bilginler daha da ileri giderek İbn-i Arabi ve izleyicilerini küfürle suçlamışlardır. Tabii karşı tarafta kendilerini savunmuşlardır....(Şamil İslam Ansiklopedisi, C/8, sh:168.) Netice-i kelam, durum çok vahim, Vesselam...
Alevilikteki "Vahdet-i Vücud" anlayışına gelince; " Gerçekte bütün nesneler tanrıda, tanrı bütün nesnelerdedir. Ortada bir varlık birliği (Vahdet-i Vücud) vardır. Vahdet-i Vücud yanlılarına göre, yalnız tanrı varolduğundan, insan ben tanrıyım (Ene’l Hak) diyebilir. Çünkü böyle söylemek “tanrı vardır” anlamına gelir. Tanrının varlığını, birliğini söylemek ise, İslam dininin beş koşulundan biridir." A. AZİZ
İbn-i Arabî Hz. ve Vahdet-i Vücud Meselesi
"Geçen haftaki yazımda Muhyiddin İbn-i Arabî Hz. lehinde kullandığım cümlelerden dolayı bazı okuyucularımız haklı olarak soruyorlar:
Yazılarınızda Ehl-i sünneti dillendiriyorsunuz. Fakat İbni Arabi'nin eserlerinde vahdet-i vücudculuk var. Ve îtikadı Ehl-i sünnete zıt. Bu durumda siz niçin onun hakkında iyi ifadeler kullanıyorsunuz?
Doğru... Vahdet-i vücudcular "la mevcûde illallah" derler. Bu, Allah'tan başka varlık yoktur. Ne varsa Allah'tır. Var olan her şey Allah'ın bir parçasıdır demektir. Bu îtikad elbette ki Ehl-i sünnete zıttır.
Ve vahdet-i vücud meselesinin kaynağı, Muhyiddin-i Arabî Hz.nin "Füsûsu'l-Hikem" isimli eseridir. Ancak, bu zat, daha sonra o îtikaddan dönmüştür. Nitekim Füsus'tan sonra "Fütûhât-ı Mekkiyye"yi yazmış ve bunun 4. cildinde "vahdet-i vücud" îtikadından döndüğünü açıkça ifade etmiştir. Ancak, işlerine gelmediği için vahdet-i vücudcular bunu söylemezler.
Büyük âlimlerden Abdülvehhâb Şârânî Hazretleri, "Elyevâkît vel Cevâhîr" isimli eserinde onun vahdet-i vücud îtikadından döndüğünü delilleriyle isbat etmektedir. Hatta bunu isbattan başka, bu inancın yok olması için gayret göstermiş, netice olarak da kendisinden sonra Arabistan'da "vahdet-i vücudculuk" cereyanı tamamen sönmüştür.
İbn-i Arabî'yi bu hususta müdafaa eden sadece İmam Şârânî değildir. İmam Süyûtî de "Tenbîhül Gabî" isimli eserinde, Muhyiddin-i Arabî Hz.nin büyüklüğünü vesikalarla ispat etmektedir.
Enderun Yayınevi tarafından basılan Ebussud Efendi Fetvaları isimli eserin 968. fetvasında, Ebussud Efendi de böyle zatların aleyhinde konuşmanın caiz olmayacağını söylemektedir.
İbn-İ Arabî Hz., Arabistan'da Vehhâbîlerin türeyeceğini ve yollarının bozuk olacağını haber verdiği için, Vehhâbîler kendisini hiç sevmez ve hakkında çirkin sözler söylerler.
İbn-i Arabî Hz.'lerinin bazı eserleri, halen birkaç kütüphanede mevcuttur. İstanbul Millet Kütüphanesi Ali Emîrî kısmında, Bayezid Kütüphânesi'nde ve Topkapı Müzesi'nde nüshası olan kitapları vardır.
Ne var ki, bunlar anlaşılması zor eserlerdir. Bilenlerin bildiği gibi, Müştak Baha'nın da aynı üslupla yazdığı şiirleri vardır. Bu şiirlerde bazı rumuzlar ve harflerle işaret ederek verdiği haberler vardır. Bunları sadece onu çözebilenler anlıyorlar. Muhyiddin-i Arabî Hz.nin eserleri de Öyle.
Onun şöyle apaçık bir sözü var: "İnne aslaha'd-düveli ba'de's-sahâbe, ed-Devletü'l-Osmâniyye". Diyor ki, "Sahabe den sonraki devletlerin en güzeli/en iyisi kesin olarak, Osmanlı Devleti'dir."
Buradaki "en güzel/en iyi" ifadesinin, "İslâm'a en bağlı olan" demek olduğunu izaha lüzum olmasa gerek.
Onun bu sözü, hat olarak İstanbul Beşiktaş'taki Yıldız Câmii'nde görülebilir. Tarihçi Kadir Mısıroğlu, bu yazının fotoğrafını Hilafet isimli eserine almış...
Endülüs'te doğan İbn-i Arabî Hz. 40 yaşlarına doğru doğuya seyahat etmiş, Arabistan, Mısır, Irak, Suriye ve Anadolu'da bulunmuştur. Mekke'de bir müddet ikamet ettikten sonra Anadolu'ya gelmiş, Konya'da Selçuklu sultanları kendisine çok hürmet ve ikramda bulunmuşlardır. O bu ikramları alır, fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Konya'da ikameti sırasında, tasavvuf büyüklerinden Sadreddin Konevî Hz.nin annesiyle evlenmiş, ona üvey baba olmuştur. Ehl-i sünnet olan Selçuklu sultanlarının ona boşuna itibar etmediklerini düşünmeli...
Hayatının sonuna doğru Şam'a giden Muhyiddin-i Arabî Hz. 1240'da orada vefat etmiştir. Şimdi olduğu gibi, o zaman da onu lâyıkıyla bilemeyen insanlar vardı. Onun için, bazı kişiler mezarını bozup harap etmişler, kabri bilinmez bir vaziyete gelmişti. Yavuz Sultan Selim, Şam'ı aldığında onun kabrini düzeltmiş, gayet güzel bir türbe ve bitişiğine de fakirlere yardım edilen bir tekke yaptırmıştır. Selçuklular gibi, Osmanlı sultanlarının da Ehl-i sünnet olduğunu hatırlayıp, hepsinin bu zata boşuna itibar etmediklerini düşünmek gerekmez mi?
Bazı kitaplarda, Muhyiddin-i Arabî Hz.nin şöyle dediği nakledilir : "Sin, Şın'a girdiği zaman Muhyiddin'nin kabri ortaya çıkar." Gerçekten de öyle olmuş, Sin yani Sultan Selim, Şın'a yani Şam'a girince bu zatın kabrini ortaya çıkarıp imar ettirmiştir... İşin özeti şu: Bizim hürmetimiz, vahdet-i vücuda inanan değil, ondan dönen ve yukarda bazılarının ismini verdiğimiz alimlerin temize çıkardığı Ibn-i Arabî Hazretleri'nedir."
Ali EREN Vakit Gazetesi, 22 Haziran Perşembe sayfa:14 aileren_vakit@mynet.com
![]()