Nakilde   Tevatür Unsuru

Ebubekir  SİFİL

      Kur'ân'ın açık ve kesin delaletlerinin aklî bedihiyyatın ve nakilde tevatür  unsurunun   önemini   ve ağırlığını ifade için eskilerin kullandığı son   derece   önemli  bir kavram vardır. Böyle delillerle sabit olan hususlar   için  selefimiz, "Din'den olduğu zaruretle sabit olan" nitelemesini   kullanır.  Bu bahse konu hususun dinden olduğunun inkârının   mümkün olmaması bir yana, bunun aksinin doğru olduğunu itirafa  kişinin mecbur kalması, herhangi bir itiraz noktası bulamaması anlamına gelir.

    Kur'ân'ın nesilden nesile tevatüren nakli de bu meyanda "Din'den olduğu zaruretle sabit olan" hususların başında gelir.   Kur'ân'ın naklinde tevatür unsurunu hafife alma eğiliminde olanların, Kur'ân'ın Kur'ân olduğunu ispat için ellerinde başka hiçbir delil ve güvenceleri yoktur.

    Burada  bir   parantez açarak Sünnet'in ve hadislerin bize naklinde şüpheler   bulunduğu gerekçesiyle bu alanı devre dışı bırakmak isteyenlere  seslenelim:

    Kur'ân'ın ilahî koruma altında bulunduğu, ancak Sünnet için böyle bir garantinin mevcut olmadığı gerekçesiyle bugün elimizde bulunan Sünnet/Hadis kaynaklarına itimat edemeyeceğimizi söyleyebilmek için garip   bir   atılganlık  ve   anlaşılmaz  bir  isteklilik  gözleniyor.

   Hadisler (burada konunun otoriteleri tarafından sahih kabul edilen hadisleri   kastediyoruz) hakkında   sırf bazı kimse  ve  kesimler tarafından ileri   sürülen "uydurma   olabilecekleri" iddiası,  evet tek başına bu iddia İslâm'ın   bu ikinci temel  kurumu hakkında şüpheye kapılmamız   için   yeterli ise, aynı   türden   iddiaların  Kur'ân  hakkında da varit olduğunu hatırlayalım:

   Bilindiği gibi Şia mezhebine mensup bir kısım kimseler, Kur'ân'da Velayet suresi diye bir surenin var olduğunu ve Ehl-i Beyt'in faziletlerini anlatan bu uzun sürenin Hz. Ebu Bekir (RA) tarafından mushaftan çıkarıldığını iddia ederler.

    Şia'nın elindeki bir kısım yazma Kur'ân nüshalarında bu sure mevcuttur ve müsteşrik Nöldeke tarafından 1842 tarihinde neşredilen "Târîhu'l-Mesâhif" adlı çalışmaya (II, 102) dercedilmiştir.

   Meşhur Şii alim et-Tabressî, "Faslu'l-Hitab fî Tahrîfi Kitâbi Rabbi'l-Erbâb" adlı eserinde (S. 180) böyle bir surenin varlığını doğrular ve bu surenin aslının farsça "Debistân-ı Mezâhib" adlı eserde mevcut olduğunu söyler.

   Yine Şia'nın meşhur ve muteber kaynaklarından el-Kuleynî'nin "el-Kâfî" isimli eserinde, (I, 239), Şii imamların elinde Hz. Fâtıma'nın mushafının mevcut olduğu ve bu mushafın muhtevasının, bugün elimizde bulunan  mushafın  üç  katı   kadar   olduğu  zikredilmektedir.

     Yine  el-Kuleynî,  Cebrail'in  Hz. Peygamber  (SAV)'e   getirdiği   Kur'ân'ın   ayetlerinin   sayısının 17.000 (onyedi bin) olduğunu söyler. (II, 634) Bu  rakam,   elimizdeki   Kur'ân   ayetlerinin   aşağı   yukarı   üç   katına   tekabül   etmektedir.

    Öte yandan Kur'ân'ın Kur'ân olduğunun ancak 19 "mucizesi" ile bilinebileceğini söyleyenlerin de, 9/et-Tevbe suresinin son iki ayetinin -19 kurgusuna uymadığı için- apokrif (uydurma) olduğunu iddia ettiklerini biliyoruz.

     Şu halde sırf bir kısım kimseler Kur'ân'da eksiltmeler bulunduğunu, bir kısım kimseler de ona ilaveler yapıldığını söylüyor diye bizim Kur'ân hakkındaki iman ve itmi'nanımızın sarsılması mı gerekiyor? Bu sorunun cevabı nasıl şüphesiz bir biçimde olumsuz olacaksa, Sünnet ve hadisler hakkında benzer şeyler söyleyenlerin iddialarının karşılığı da aynı şekilde olumsuz olacaktır.

(Milli Gazete, 2 Ocak 2000)