İMAN ve KÜFÜR
İman
ve küfür meseleleri itikad konularının en önemlileridir. Çünkü
bunlar,
itikad konularındaki
araştırmanın semeresi ve pratik yönüdür.
1.
İman ve Küfür Konularının Önemi.
2.
İmanla İlgili Meseleler ve Fırkaların Bu Konudaki İhtilafları.
3.
Tekfir.
4.
İman ve Küfür Konularındaki En Önemli Başvuru
Kaynakları.
İman
ve küfür konuları tüm din konularının en önemlileridir dersek, bu konularla
ilgili
dünyevî ve uhrevîhükümlerin çokluğu
nedeniyle, mübalağa etmiş olmayız. Nitekim Allahu Teala şöyle
buyurur:
“Kötülükleri
kazananlar, yoksa onları, iman edip salih amellerde bulunanlar gibi
kılacağımızı, hayat ve ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Ne kötü hüküm
veriyorlar.”
(Casiye/21)
Ahirette, varlıkların sonunun cennet ya
da cehennem olması, iman ve küfre dayanır.
Dünyada ise, bu konuyla ilgili hükümler
pek çoktur. Bazılarını şöylece sıralayabiliriz:
1.
Şer’î Siyasetle İlgili İşlerde:
Yani,
herhangi bir ülkede idareciler ve mevcut yönetim sisteminin durumuyla ilgili
konularda.
Çünkü
bunlarla alakalı iman ve küfür hükümleri, Müslümanlar’ın sadece bir kısmının
değil,genelinin üzerindeki etkileri açısından son derece önemlidir. Zira Allahu
Teala, Müslüman yöneticiye
itaat
ve yardımı Müslümanlar üzerine vacip kılmış, buna karşın kafir yöneticiye itaat
ve yardımı haram kılmıştır.
Yöneticinin kafir olması durumunda, bu
kimseyi görevinden indirmek vaciptir. Bu nedenle alimler,
“Hakim olan yöneticinin durumunu bilmek her Müslüman’a vaciptir”
demişlerdir.
Bugün -bir çok Müslüman ülkede olduğu gibi
beşeri kanunlarla yönetilen ülkeler
hakkında, her Müslüman’ın bilmesi gereken çok önemli hükümler
söz konusudur. Böylece helak olacak
bu apaçık bilgiden sonra helak
olsun; yaşayacak olansa bu apaçık bilgiden sonra
yaşasın.
Söz konusu olan bu hükümlerden bazıları
şunlardır: Bu ülkelerin yöneticileri, büyük küfür
içerisinde olmalarından ötürü İslam dininden çıkmışlardır.
Bu
ülkelerde hakimlik görevi yapanlar, büyük küfür işlemeleri nedeniyle
kafir olmaktadırlar. Bu da, bu mesleği icra etmenin haramlığını gösterir.
Bu yönetici ve
hakimlerin küfrüne delil;
“Allah’ın indirdikleri ile
hükmetmeyenler kafirlerin ta
kendileridir”
ayet-i kerimesidir. Bu konuya bu bahsin
sonunda, tekfir hususundaki hatalarla ilgili bölümde
değinilecektir.
Sekizinci bahsin dördüncü konusunda ise
özel olarak, Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetme
konusu
işlenerek, yukarıdaki ayetle delil
getirme hususundaki bazı şüphelere red konusuna kısaca işaret
edilecektir.
Bu
ülkelerdeki mahkemelere başvurarak hüküm istemek ve bu mahkemelerde çalışmak
caiz değildir; gönül
rızası ile bu mahkemelere başvurarak hüküm isteyen kimse de
kafirdir.
Bu
ülkelerin, parlamento ve millet meclisi gibi, kanun yapma yetkisiyle donanmış
kurumlarının üyeleri,
Büyük küfür işlemiş olmaları nedeniyle kafirdirler.
Çünkü bu kimseler,
hem küfür içeren
kanunlarla ameli caiz kılan,hem de yeni kanunlar çıkarıp yürürlüğe koyan
kimselerdir.
Bu
tür parlamentolara üye seçimine katılan kimseler, büyük küfür işlemeleri
sebebiyle kafir olmaktadırlar.
Çünkü onlar bu
üyeleri seçmekle, onları Allah’tan başka rabler edinmekteler. Burada dikkate
alınması gereken,
isim değil, bu
isimle tanımlanandır.
Aynı şekilde; bu seçimlere davet eden yahut insanları
seçimlere katılmaya teşvik
eden herkes bundan ötürü kafir olur.
Parlamento üyelerinin küfrüne delil: Şu
ayet-i kerimelerdir."
“Onların,
Allah’ın izin vermediği şeyi Din’de kendilerine şeriat kılan
ortakları mı
vardır?”
“Onlar
hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler”
(et-Tevbe/31).
Müfessirler
bu ayetlerde geçen
Rububiyyet kavramının Allah dışında hüküm koyma anlamında
olduğu
hususunda ihtilaf etmemişlerdir.
Parlamento üyelerine gelince, onlar teşri’ yani kanun ve
hüküm koyma konusunda Allah’la çekişerek rablık
ilan eder konumdadırlar. Onları seçenler ise, onları
Allah dışında rabler edinmiş
olmaktadırlar.
Bu
konuyla ilgili fetvalarda geçtiği gibi, söz konusu ülkelerin yönetimini
üstlenmeleri yahut bu görevlerine
devam etmeleri için bu yöneticilere biat etmek haramdır.
Çünkü bu biatta küfrün devamını isteme
söz konusudur. Kim böyle bir şey isterse küfre düşmüş
olur.
Bu küfrî pozisyonların koruyucusu durumunda olan askerler de büyük küfür
işlemeleri nedeniyle kafir
olmaktadırlar. Zira bu askerler tağut yolunda savaşmaktalar.
Nitekim Allahu Teala,
“Küfredenler
tağut yolunda savaşırlar”
Burada, yolunda savaşılan tağut,
anayasalar ve beşeri kanunlarda şekillenen hüküm koyma
tağutu ve bu hükümlerle yöneten idarecilerdir.
Allahu Teala, "Tağuttan
hüküm almak isterler” (4-en-Nisa:60) buyurmaktadır.
Allah dışında kendisinden hüküm istenen
her şey tağuttur ve bu hükme girer.
Aynı şekilde,
kafir rejimlerin koruyucusu olan askerler
gibi, onları savaşarak savunanlar ya da bazı
gazeteciler, yayıncılar ve hocalar gibi,
sözlü olarak savunanlar da, yukarıdaki hükme girerler. Bu nedenle, kafir rejimlerin ordularında
hizmet vermek haramdır.
Bu meselenin hükmüne dair
bilgiler inşaallah bu bahsin sonunda,
“er-Risaletu’l-îmaniyye Fi’l-Muvalat”
isimli kitaba yaptığımız tenkit içerisinde gelecektir.
Bir Müslüman’ın bu devletlerin yöneticilerine itaat etmesi ve onların
kanunlarına uyması
gerekmez. Bilakis şu iki şarta uyduğu
taktirde dilediği gibi muhalefet etmesi caizdir:
Şer’an caiz olmayan hiçbir şey yapmamak
ve hiçbir Müslüman’a eziyet ve zulüm etmemek.
Küfür
teşkil eden kanunlarla yönetilen ülkeler, daha önce buralarda şeriat egemen
olmuş olup, sonradan kafirlerin kanunları
yürürlüğe girmiş olsa ve o ülkede halen Müslümanlar
ikamet ediyor olsalar dahi buralar sonradan küfür diyarı haline gelmiş olan ülkelerdir.
İnşaallah bu bölümün sonunda diyarla
ilgili hükümler gelecektir. Biz burada meselenin ayrıntıları üzerinde
durmadık. Amacımız iman ve küfür ile ilgili
hükümleri bilmenin her Müslüman için
önemli olduğunu açıklamaktır. Burada ise, bu
hükümlerin şer’i siyasetle ilgili olanlarını zikrettik.
İman ve
küfür konularıyla ilgili dünyevi hükümlerden bahsetmeye devam
edelim.
Velayetle ilgili bazı Hükümler:
Kafirin
mü’mine velayeti birçok yönden batıldır: Müslümanlara vali, hakim yahut kâdı
olması caiz değildir. Aynı şekilde, bir kafir
Namaz için imam olamaz, çünkü, kafirin namazı batıldır
Durumu bilerek arkasında namaz kılan kimsenin ise namazı geçersizdir. Kafir kimse, nikahta
Müslüman bir kadının velisi olamadığı
gibi, ebedî olarak mahremi olmasını gerektiren bir yakınlığa sahip olsa da, onun mahremi sayılmaz. Kafir, Müslüman’ın malının sorumluluğunu
üstlenemez; kimsesi olmayan çocuk, bir
kafirin sorumluluğuna bırakılamaz.
Bunlar dışında velayetin birçok çeşitleri vardır.
3
. Nikahla İlgili Bazı Hükümler:
Kafir
kimsenin -namazı terkeden kimse ve dine hakaret eden kimse gibi mürtedler de
buna dahildir- Müslüman bir kadınla
nikahlanması haramdır, Müslüman bir kadının nikahında ona
veli de olamaz.
Eğer Müslüman iken
nikahlanıp, sonradan mürted olursa, nikahı fasit olur. Eşi ile beraberliklerinin devam etmesi
durumunda ise zina meydana gelecektir.
Günümüzdeki durum, bu hükümlerle
değerlendirildiğinde, erkek ya da kadının nikahtan önce
ya da sonra irtidad etmesi nedeniyle,
birçok nikahın batıl ve fasid olduğu ve böylece nikahın
gerektirdiği şeylerin caizliğinin ortadan
kalktığı görülecektir. Bu ise tehlikeli bir durumdur.
4.
Mirasla İlgili Bazı
Hükümler:
Din
farklılığı miras bırakmaya ve miras almaya engeldir. Ancak İbn Teymiyye bu
konuda muhalefet ederek Müslüman’ın, kafir olan
yakınından miras almasını caiz görmüş, İbnu’l- Kayyım
da bu görüşünde Ona tabi olmuştur. İbnu’l-Kayyım, “Ahkamu Ehli’z-Zimme” adlı
kitabı
2/462 ve sonrasında bu görüşü zikrederek
uzunca savunmuştur.
Bu görüş, karşı çıkılması
mümkün olmayan salim, sarih ve sahih
nasslara aykırı olması nedeniyle hatalıdır ve kabul
edilemez.
Onlar bazı
sahabelerin sözleriyle delil getirmişlerdir. Ancak Allah ve Rasulü’nün
sözü karşısında başka hiç kimsenin
sözünün değeri yoktur.
5
. Kan ve Malın Korunması ile İlgili Bazı Hükümler:
Kan
ve malın güvence altında olması, ya iman, ya da eman ile gerçekleşir. İmandan
maksat dış davranışlarla belirlenen hükmî islamdır.
Eman
ise iki türlüdür: Belli bir vakitle kayıtlı olan eman. Bu, eman isteyip
kendisine daru’l-İslamda sürekli kalması için değil, sadece buraya girmesi için izin verilen kimse
içindir.
Sürekli
olan eman ise; zimmet akdinin şartlarına bağlı kalmak kaydı ile,daru’l-islamda
sürekli İkamet edebilen zımmî içindir.
Emanın bu her iki türü de sadece aslî (hiç Müslüman
olmamış)
Mürted içinse hiçbir şekilde eman yoktur.
Kendisine eman verilmeyen aslî kafir ya da
mürtedin kanı ve malı hederdir. Eğer bir
kimse dini bilinmeyen bir şahsı kasden öldürür, sonra
da öldürülenin kanı ve malı güvence
altında olmayan bir kafir ya da mürted olduğu anlaşılırsa
öldüren kimse için ne kısas ne de diyet
gerekmez.
Bu dünyevi yargıda böyledir. Ancak dini açısından, öldürülen kimsenin Müslüman olma ihtimali bulunduğu halde kasden öldürülmesi sebebiyle günahkar olup olmama hususunda görüş ayrılığı vardır. Ancak eğer hata ile öldürülmüşse, ne diyet, ne de keffaret gerekmez.
6.
Cenaze ile İlgili Bazı Hükümler:
Kafir
yahut mürted yıkanmaz, namazı kılınmaz, Müslümanlar’ın yanına
defnedilmez.
Bir Müslüman’ın -her ne
kadar kafirin cenazesinin arkasından gitmesi caizse de- gömme
esnasında onun kabri başında
durması veya ona mağfiret dilemesi caiz değildir.
Hayatlarında ve ölümlerinde
kafirlerden beraeti tam olarak yerine getirmenin gereği budur.
Allahu Teala şöyle buyurur: “Onlardan
ölen kimsenin namazını kesinlikle kılma, mezarı başında
durma. Çünkü onlar Allah ve Rasul’üne karşı
küfürde bulundular ve fasıklar olarak öldüler”
“Kendileri
için, onların cehennemlik oldukları açıklığa kavuştuktan sonra
yakınları
dahi olsa- müşrikler için mağfiret dilemeleri peygambere ve
iman edenlere
yakışmaz”
(9et-Tevbe/113).
7 . Dostluk ve Düşmanlık (Vela ve Bera)
ile ilgili Hükümler: Mü’min kimse ile imanı
miktarınca dostlukta bulunmak vaciptir. Kafirle ise, dostlukta bulunmak haram, ondan beraet etmek
vaciptir. Mü’minin, Allah için kafire buğz etmesi, mümkün
olduğu kadar ona düşmanlık göstermesi de vaciptir.
Müslümanlara zarar verecek
bir hususta
kafire yardımda bulunulmaz. Hatta kafir kimse, Müslümanlarla anlaşmalı ise
yahut zımmî ise, zulmetmeksizin onun hareket
alanını sınırlı tutmak gerekir.
8
. Hicret İle İlgili Hükümler:
Bunlar
da iman ve küfür ile ilgili hükümlere dayanır. Mü’minin, dinini kafirlerin
fitnelerinden kurtarabilmek için, onların topluluğunun
sayısını artırmamak ve herhangi bir Müslümana
karşı onlara yardım etmemek için, imkan
bulduğu taktirde kafirler arasından ayrılarak hicret
etmesi vaciptir.
9
. Cihadla İlgili Hükümler:
Buna
bağlı olarak, esirlere muamele, ganimetler, fey, cizye ve harac ile ilgili
hükümlerin
tamamı iman ve küfre dayanır.
10
. Diyarla İlgili Hükümler:
Bu
hükümler de iman ve küfre dayanır. Bir Müslüman’ın daru’l-küfre gitmesi, ancak
ihtiyaç durumunda caizdir.
Böyle bir beldede
ikamet ise sadece zaruret sebebiyle caiz olabilir.
Kafirin daru’l-islama girmesinin sadece anlaşma ile, orada ikamet edebilmesinin ise, cizye vermek suretiyle caiz olması gibi. Bir de,
kafirlerin ikamet etmesinin caiz olmadığı yerleşim bölgeleri vardır ki, burası Arap Yarımadası’dır.
Yine, kafirlerin girmesinin dahi yasak olduğu yerleşim
yerleri vardır, buralar da harem bölgesidir.
11
. Yargı İle İlgili Hükümlerden Bazıları:
Aslen,
kafirin Müslüman’a şahitliği geçerli değildir. Daha önce ise, kafirin
Müslümanlar’ın meselelerinde hüküm veren kâdı olmasının
haram olduğunu velayetle ilgili hükümler arasında zikretmiştik.
Fıkıh
kitaplarının çeşitli bablarında geçen iman ve küfre bağlı bu hükümleri
gereğince incelediğimizde, bu konularla ilgili
gerçekten çok miktarda hükümler olduğunu görürüz.Örneğin, kafirlerin kullandığı kapların
hükmü, kestikleriyle ilgili hükümler, kafirlerle alış
veriş, kiralama gibi mali ilişkilerle
ilgili hükümler vardır.
Bu konu oldukça geniş olduğu için,
biz burada sadece bu örneklerle
yetiniyoruz.
Allahu Teala yarattıklarını iki guruba ayırmış ve
şöyle buyurmuştur:
“Sizi yaratan Odur. Sizden bir kısmınız kafir bir kısmınız
mü’mindir”
Allah
Subhanehu bu iki gurubu dünyada da ahirette de eşit
tutmamıştır:
“Müslümanları,
suçlu-günahkarlarla bir tutar mıyız? Size ne oluyor? Nasıl
:hüküm veriyorsunuz?”
“İman
eden kimse fasık olan gibi olur mu? Bunlar eşit olmazlar” “Cehennemlik
olanlarla cennetlik olanlar bir olmazlar. Cennetlik olanlar;
işte kurtuluşa erenler bunlardır”
Buna
göre, bu iki gurubu eşit tutmak Allah’ın şeriatına aykırıdır. İşte bu çirkin
günah beşerî
ve cahilî anayasalar tarafından
üstlenilmiştir. Bu anayasalar, tüm vatandaşların kanun
önünde eşit olmalarını öngörürler. Hak ve
görevler hususunda akideden ötürü gerekli olan
ayırımı yapmazlar. Bu ayırımın
gözetilmeyerek ihmal edilmesi ise, Müslümanlar’ın dinlerinde
ve dünyalarında büyük fesatlara yol açar.
Bu durumdan faydalananlar ise sadece kafirlerdir.
Günümüzde
durum bundan ibarettir. Müslümanlar’ın dininde tahrif, dünyalarında
yıkım; kafirler içinse üstün bir konum...
insanların, mü’min ve kafir olarak iki grup halinde
ayrılabilmeleri, iman ve küfür
hükümlerinin gereğince amel etmeye bağlıdır. İşte bu ayırım,
Allah yolunda cihadın anahtarı ve ön
şartıdır. Kafirlerin güçlerinin yok edilmesi ve
alçaltılmaları nasıl cihada bağlı ise,
İslam Ümmeti’nin varlığı ve şerefi de cihada bağlıdır.
Ayet-i kerimede de belirtildiği üzere
insanların bu şekilde ayrılmaları Allah tarafından da
sevilen bir durumdur: “Allah,
temiz olanı, pis olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri
sizin üzerinde bulunduğunuz durumda bırakacak
değildir...” (3-Âl-i İmran/179)
Bu, Allah’ın
murdar olanı, temiz olandan ayırması, murdarları üst üste
koyup hepsini yığarak cehenneme atması
içindir. İşte bunlar hüsrana
uğrayanlardır”
Bu
ayırımın oluşmasını sağlayacak olan şey, iman ve küfür ile ilgili hükümler
gereğince amel
etmektir. İnsanlar hakkında şahitlik
etmek ise, Allahu Teala tarafından sevilen bir tutumdur:
"Böylece
biz sizi, insanlar üzerine şahit olmanız için, Peygamber’in de sizin
üzerinize bir şahit olması için, vasat
bir ümmet kıldık”
Tüm
bu gerçeklerden habersiz olmak, Allah Subhanehu’nun dininden, Onun sevdiği ve
razı olduğu şeylerden habersiz olmaktan
kaynaklanmaktadır. Öyleyse, bir kimse nasıl olur da Sapmaktan kurtulmak ancak bundan
kaçınmakla mümkün olabilir” iddiasıyla, insanları iman
ve küfür konularında konuşmaktan
alıkoyabilir? Ve nasıl olur da, özellikle İslam davetçisi
olduğunu söyleyen bazı kimseler bunu
yapabilirler? Bunun altında yatan sebep, Allah’ın
dinini bilmemek ve iman noksanlığından
başka ne olabilir?
Bugün İslam daveti ve İslam cemaatlerinin liderliği için öne atılan
kimseler, tıpkı Rasulullah’ın
Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tarif ettiği kimseler gibidirler:
:
“İnsanlar,
birtakım cahil liderler edinirler; onlara soru sorarlar ve onlar
da
bilgisizce fetva verirler. Hem saparlar
hem de saptırırlar.”
Mü’min
ile kafirin arasını ayırmayan ya da bu ayırımı yapmaktan alıkoyan kimseler,
Allah’ın dinine yardım etmekten ya da basiret
üzere O dine davet etmekten çok uzaktırlar.
Mü’min-kafir
ayırımı yapmak ve her birisine şeriatın gerektirdiği şekilde muamelede
bulunmak
sadece fertlerin akıbeti üzerinde değil,
bundan daha fazla, halkların ve devletlerin akıbetleri üzerinde etkilidir.
"Ülkelerinde,
Müslümanlar ve İslam Şeriatı ile hükmetmenin arasını ayıranlar,
destekçileri olan
sapık hocalar ve prof.lar tarafından ‘Müslüman yöneticiler’ olarak
nitelendirilen;
kendilerini ve bu yöneticileri Müslüman
sanan askerler tarafından korunan kafir yöneticilerden
başkaları değildir. Bu duruma götüren sebep ise; senelerce kasıtlı olarak
cahil bırakma
ve sistemli olarak uygulanan saptırma politikalarından başka bir şey
değildir.
Bu konuda,
yani iman-küfür ve mü’min ile kafirin arasını ayırma konularında
Müslümanlar’ın
çoğunluğunu düşünmekten alıkoyan, hatta
onları bu konuda çok yönlü bir cahilliğe iten onların gerçeğe aykırı düşen itikadları
ve bu itikad neticesinde kafir yöneticileri Müslüman; muttakî davetçileri ve mücahid
Müslümanları ise sapık Hariciler olarak görür hale gelmeleridir. Böylelikle davet hayattan
uzaklaştırılmakta ve davetçiler de zulüm ve işkence
gören garipler olarak kalmaktalar.
Günümüzde birçok Müslüman ülkenin durumu budur.
Bu nedenle alimlerin, ‘her Müslüman’ın,
yöneticisinin durumunu bilmesi vaciptir’ demeleri birçok hükmün buna bağlı olmasından ötürü
garip karşılanmamalıdır.
Kafir-Müslüman
ayırımının kasden ihmal edilmesi ve Müslümanları bundan alıkoymaktan
amaç;
onların gerçek düşmanlarının ülke içinde kafir yöneticiler, ülke dışında
isuluslar arası
kafir güçler olduğunu bilmelerini
engellemektir.
Bunu yaparak Müslümanları içerideki ve
dışarıdaki düşmanlarıyla cihaddan
alıkoymaktadırlar.
Oysa Müslüman ümmetin varlığı ve şerefi
ancak cihadla mümkündür.
Cihad iptal olunduğunda, Müslümanlar’ın dinleri
bozulacak, dünyaları yıkıma uğrayacak ve kafirler
yeryüzünde fesadla üstünlük elde edeceklerdir.
Geçmiş zamanlarda olduğu gibi,
günümüzde olan da budur.
Rasulullah
Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu hususa şöyle dikkat çekiyor:
“Faizle
alış-veriş yaptığınız zaman, öküzlerin peşine düşüp, ekip
biçmekle yetindiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz
zaman Allah size öyle bir zillet verir ki; dininize dönene dek o zilleti
üzerinizden kaldırmaz.”
Öküzün
kuyruğuna tabi olma ve ekip biçmekle yetinip mutlu olma, dünyaya meyletmeye ve bunun
sonucu olarak da cihadı terk etmeye delalet eder. Bunların hepsi zillete götürür
ve bu sebepleri kaldırmakla da
zillet kalkar.
Tüm bu bahsettiklerimiz, iman ve küfür konularının önemi hakkındadır.
İbn Teymiyye bu konuda şöyle der: “Bil ki; tekfîr ve tefsîk (fısk ile itham)
konuları, ‘isimler ve hükümler’ ile ilgili
konulardır. Ahirette karşılaşılacak müjde (va’d) ve tehdit (vaîd) konuları alakalıdır.
Dünyadaki dostluk ve düşmanlık, savaşma,
can ve malın korunması vb. başka konular da bunlarla ilgilidir. Allah Subhanehu
cenneti mü’minlere vacip, kafirlere haram
kılmıştır. Bunlar her zaman ve her mekanda geçerli olan külli
hükümlerdendir” Başka
bir yerde şöyle der: “İmanın tanımında hata, başka herhangi bir tanımdaki
hataya benzemez. Çünkü dünya ve ahiretle ilgili
hükümler iman, islam, küfür ve nifakın tanımlanması ile alakalıdır.”
Yine; İman ve küfür kavramlarından başka kendisiile saadetve şekavet, medh (övgü) ve zem
(kötüleme), sevap ve cezanın bu derece alakalı olduğu başka
bir kavram yoktur. Bu nedenle bu temel
konular, “İsimler (kavramlar) ve hükümlerle ilgili konular” olarak isimlendirilir”
der.
İbn Receb el-Hanbelî
şöyle der: “Bu meseleler, yani iman, islam, küfr ve nifak
konuları büyük öneme sahip konulardır.
Allah Azze ve Celle, saadet ve şekaveti, cennet ya da
cehennemi hak etmeyi bu kavramlara bağlamıştır. Bu kavramlarla ilgili
ihtilaf, bu ümmetin düştüğü ilk ihtilaftır.”
Rahimehullah, şer ve fesad yolunu kapama (sedd-i zerîa) ile ilgili olarak, şeriatın
getirmiş olduğu hükümlerden bahsederek şu
örnekleri verir: “Ehl-i zimmete koşulan şartlar,
onları Müslümanlardan ayırt etmeye
yönelik şeyler içerir. Bunlar giyimde, saç şeklinde, binekte ve diğer şeylerdedir.”
İman ve küfür konularını inceledikten sonra elde ettiğimiz sonuç özetle şudur: Her
birisine Allah’ın şeriatına göre hak ettiği
şekilde muamele edebilmek için, mü’mini kafirden ayırmak her Müslüman’a vaciptir. Ayrıca, kafirin
ya da mürtedin, kendisinin kafir olduğunu bilmesi onun yararınadır. Böylece tevbe etmek ve
yeniden İslam’a dönmek için acele eder.
Bu da kendisi için dünyada da ahirette de
hayra sebeptir. Aksi taktirde hakkı gizlemek ve
dinin erkanını yıkmış olmakla birlikte,
bu konulara girmenin iyi bir sonuç getirmeyeceği bahanesiyle kafirin kendisi hakkındaki
hükmü gizlemek, ona kafir ya da mürted olduğunu bildirmemek; böylece küfrünü bildiği
taktirde tevbe etme fırsatına sahip olacak olan kafiri
tevbe etme fırsatından yoksun bırakmak
ona karşı yapılmış bir zulüm ve aldatma olacaktır.
Oysa, kafirlerin çoğunun durumu şu ayette bildirildiği gibidir: “Kendilerinin
güzel işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki çabaları boşa
gidenler...”