İMANLA İLGİLİ MESELELER
İmanla ilgili meseleler ve fırkaların bu konudaki ihtilafları
Küfür, nifak ve fısk konularını anlamak iman konusunu anlamaya dayanır. Çünkü
bunların
çeşitli yönlerden imanı yok etmeleri söz
konusudur. Küfür ve itikadi nifak imanın aslını yok
ederler; fısk ve amelî nifak ise vacip
olan imanı ortadan kaldırırlar.
Fırkaların
ihtilaf Etmiş Oldukları İman Konuları Şunlardır:
1-...yönünden imanın hakikati meselesi
2- İmanın, çeşitli şubelerin bir araya gelmesinden mi oluştuğu, yoksa tek
birşeymi olduğu meselesi
ve imanın erkanı ile şubeleri arasındaki
fark konusu
3- İmanın artması ve eksilmesi, iman ehlinin imanlarının farklı derecelerde
olması, taat ile ma’sıyetin
ve iman ile nifakın bir kişide aynı anda bulunabilmesi meseleleri
4. İmanın mertebeleri ve kısımları meselesi: İmanın şubelerden oluştuğunu
söyleyenler onu bir asıl, bir tamamlayıcı vacip ve bir de tamamlayıcı müstehap
kısım olmak üzere üç kısma ayırırlar. İman tek bir şeydir diyenlere göre ise
imanın kısımları yoktur İman
lafzı mutlak anlamda kullanıldığında, bundan kasıt dinin tamamıdır.
İman, Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) belirtmiş
olduğu gibi bir çok şubeyi kapsar:
İman yetmiş küsür, yahut altmış
küsür şubedir. Bu şubelerin en faziletlisi "La ilahe illallah" ve en basiti yoldan
eziyet veren şeyi kaldırmaktır.
Haya ise imandan bir şubedir.”
Böylece iman gerek haram gerekse mekruh olsun, sakındırılmış olan şeylerin terkini
kapsadığı gibi, farz olsun nafile olsun, kalp, dil
ve diğer organlara gerekli olan tüm taatleri de kapsamış olur.
İman üç mertebeye ayrılır. Bunlardan her bir mertebe imanın bazı şubelerini
kapsar.
Böylece bu üç mertebe imanın tüm şubelerini kendisinde toplamış
olur.
Bu üç mertebeyi şöylece
sıralayabiliriz:
A-)Birinci Mertebe:
İmanın Aslı (Aslu’l-Îman):
Bu
olmadan iman da olmaz; bununla küfürden kurtulup imana girilir. İmanın
mutlak anlamı budur. Bu imanın sahibi Allahu Teala’nın; “Ey
iman edenler” sözünün muhatabıdır.
İmanın
bu mertebesi bazı şubeleri kapsar ki, bunlar tamam olmaksızın iman da sahih
olmaz.
Bu şubeler şunlardır: Kalbin
Sorumlu Oldukları Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirmiş
olduklarını ana hatlarıyla bilmek, bunları tasdik etmek ve boyun eğmek.
Muhabbet, haşyet, rıza ve Allahu Teala’ya teslimiyet gibi diğer bazı
kalp amelleri de imanın aslına
girer.
Dilin sorumlu oldukları İki
şehadeti ikrar.
Organların
sorumlu oldukları Namaz gibi, terkedenin tekfir olunduğu ameller. Bazı alimlere göre dinin beş
temelinden el-mebânî) geriye kalanlar da buna
dahildir.
Küfre düşürücü şeyleri terk de imanın aslı
dahildir.
Zira Allahu Teala şöyle
demekte:
"Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman
ederse, en sağlam kulpa sarılmış" demektir; onun kopması yoktur”
Fiil
olsun, terk olsun imanın aslına giren amelleri tespit etmenin kuralı
şudur:
Terk
edenin tekfir olunduğu her amelin işlenmesi imanın aslındandır.
(tasdik, kalbin boyun eğmesi, dilin ikrarı ve namaz gibi). Aynı şekilde, işleyenin
tekfir olunduğu her amelin terki de imanın
aslındandır (din ile alay, Allah’tan başkasına dua gibi).
Çünkü, imanın aslının zıddı
küfürdür.
Küfür
imanın aslının zıddı olduğuna göre, -gerek vacip olanı terk, gerekse haram olanı
işlemek olsun- küfre düşürücü her
günah imanın aslını bozar. İmanın aslı olan ameli işlemeyen yahut
onu bozacak bir amel işleyen
kimse ise kafirdir.
Küfre düşürücü günahı tespitin kuralı ise, o amelin büyük küfür
olduğunu gösteren şer’î delildir. Bunun ayrıntıları inşaallah,
tekfirin kurallarını açıklayan bölümde ele alınacak. Kim,
imanın aslını yerine getirirse, ya hemen ya da günahlarının cezasını ödedikten
sonra mutlaka cennete girer. Eğer -ikinci
mertebedeki- “vacip olan iman”ı tam olarak yerine getirirse, hemen cennete girer. Eğer
vacip olan imanda kusur ederse ve Allah da onun bu eksiklerini bağışlarsa, yine hemen
cennete girer. Şayet Allah, onun imanın vacip kısmındaki
bu kusurlarını bağışlamazsa, günahları
miktarınca cehennemde kalır; sonra imanın aslı
kendisinde bulunması sebebiyle cennete
girmek için oradan çıkar.
Nebi’nin Sallallahu
Aleyhi ve Sellem
şu
sözü de buna delalet eder:
“ Bazı
kavimlere işledikleri günahların cezası olarak, ateşlerin
alevleri
dokunur. Sonra Allah, rahmetiyle onları
cennete sokar.
Bu kimselere ‘Cehennemiyyûn’
denir.”
Bu
gibi kimselerin sonradan cennete girmeleri, kendilerinde küfre zıt olan, imanın
aslın
bulundurmaları nedeniyledir.
Rasulullah’ın "Sallallahu Aleyhi ve Sellem" buyurduğu gibi:
“Allah,
kulları arasında hüküm vermeyi bitirdiğinde ve cehennem
ehlinden dilediğini rahmeti ile çıkarmak
istediğinde meleklere; "La ilahe illallah" diye Şehadet edip, Allah’a hiçbir şeyi ortak
koşmayan kimselerden rahmet ettiklerini cehennemden çıkarmalarını
emreder. Melekler onları secde izlerinden
tanırlar.”
Hadiste
bahsedilen kimseler, imanın aslının kendilerinde bulunması nedeniyle
cehennemden çıkarlar. İmanın şubelerinin en
önemlilerinden olup da hadiste zikredilenler şunlardır:
iki şehadeti ikrar, "La ilahe
illallah" diye şehadet edip... namaz
secde izlerinden... ve
küfre düşürücü şeyleri terk
Allah’a
hiçbir şeyi ortak koşmayan...
Kim,
imanın aslını yerine getirirse, ya hemen ya da günahlarının cezasını ödedikten
sonra cennete girer.
Rasulullah şöyle
buyurur:
“Bu
Cibril, bana geldi ve şöyle aktardı: Ümmetinden kim bana şirk
koşmadan ölürse cennete girer” Ebû Zer şöyle der:
Dedim ki: Zina etse, hırsızlık yapsa
da mı? “Evet” dedi. “Zina etse de,
hırsızlık yapsa da.”
Yani
bu kimsenin varacağı yer cennettir.
Kim de imanın aslını yerine getirmezse
yahut onu bozarsa, o cehennem ehlinden olan kafirdir,
oradan bir daha çıkmaz.
Allahu Teala
şöyle buyurur:
"Onlar kıyamet gününün
azabından kurtulmak için fidye olarak versinler diye,
yeryüzündekilerin tamamı ve bir o kadar daha onların olsa, onlardan kabul
olunmayacaktır ve onlar için acıklı bir azab vardır. Cehennemden çıkmak isterler fakat
çıkacak değillerdir. Onlar için sürekli bir azab vardır”
B-) İkinci
Mertebe: Vacip Olan İman (el-Îmanu’l-Vacib) Aslî
imanı yerine getirip, bunun üzerine vacipleri işlemeyi ve haramları terketmeyi
eklemektir.
Gerek fiil olsun gerek terk olsun hangi amelin vacip olan imana dahil olduğunu
tespit etmenin
kuralı şudur: Terki halinde azabla
korkutmanın söz konusu olduğu ancak, terkedenin tekfir
edilmediği amelin işlenmesi vacip olan
imandandır (sıdk, güvenilirlik, ana-babaya iyilik , vacip
olan cihad gibi).
İşlenmesi halinde azabla korkutma söz konusu olan, ancak işleyenin tekfir edilmediği amelin terki de vacip olan imandandır (zina, faiz, hırsızlık, içki içmek, yalan, gıybet, laf taşıma gibi). İmanın aslını yerine getirdikten sonra vacibi terk etmek ya da haram işlemekle kusurda bulunanlar: Bunlar, büyük günah işleyen kimseler, salih amel ile kötü ameli karıştıranlar, tevhid ehli olup asi olanlar veya dinden çıkmayan fasıklar (el-fâsıku’l-millî) dır.
Bu, “Onlardan nefsine zulmedenler vardır” ayetinin
tefsirinde bildirilen bir görüşe göre, bu ayette bildirilen
derecedir.
Durumu
bu olan kimse, eğer tevbe etmeksizin ölürse azapla tehdidin
muhatabıdır.
Fakat o kimsenin durumu Allah’ın
dilemesine bağlıdır; eğer Allah dilerse onu mağfiret eder
ve hiç azap etmeksizin cennete sokar.
Eğer dilerse günahları miktarınca ona azap eder,sonra onu cehennemden çıkarır ve imanın
aslını yerine getirmiş olmasından dolayı cennete sokar. Yukarıda bununla ilgili naslar
geçmişti. Bunun Allah’ın dilemesine bağlı olduğuna
delil ise şu ayet-i kerimedir:
“Allah,
kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakileri
ise, dilediği kimse için bağışlar”
Tevhid ehli olup ta günahkar olan
kimselerin günahlarının bağışlanması Rahman’ın
dilemesine bağlıdır. Nebi’nin Sallallahu Aleyhi ve Sellem
şu sözü buna delalet eder:
"Allah’a
hiçbir şeyi şirk koşmayacağınıza, hırsızlık yapmayacağınıza, zina
etmeyeceğinize, çocuklarınızı öldürmeyeceğinize, iftira etmeyeceğinize, ma’rufta
isyan etmeyeceğinize dair bana biat ediniz. Kim bu biatına bağlı kalırsa, onun
ecri Allah’a aittir. Ve kim bunlardan birisini yapar da dünyada iken
cezalandırılırsa, bu onun için keffaret olur. Kim de bunlardan birisini işler ve
Allah da onun bu günahını örterse onun durumu Allah’a kalmıştır; dilerse affeder
dilerse cezalandırır”
Dünyada
cezalandırma ile günahın örtülmesinden veya ikinci şık olan, kişinin
durumunun ahirette Allah’ın dilemesine kalmasından
mürtedin durumu müstesnadır. Hadiste, “Allah’a hiçbir şeyi şirk
koşmayacağınıza...”
diyerek
işaret edilen mürted,
eğer riddet (İslam’dan çıkma) nedeniyle
öldürülürse bu ceza onun için keffaret değildir.
Eğer mürted olarak kendisi ölürse onun durumu dilemeye bağlı değildir.
Zira Allahu Teala şöyle buyurur: , “Allah,
kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.”
Dünyada iken riddet sebebiyle cezalandırılsa da cezalandırılmasa da birdir.
İkinci Derece İmanın
aslını yerine getirdikten sonra, ne eksik ne de fazla yapmaksızın,
vacip olan imanı tam anlamıyla yerine getirenler. Bu kimseler tehditten kurtulupi
müjdelenmeye hak kazanmışlardır. Yani böyle bir kimse hiç azap görmeksizin,
Allah’ın fadlı ve sadık va’di gereğince, cennete girmeye hak kazanmış demektir.
Bu da orta yolu tutanların derecesidir: Onlardan orta yolu tutanlar vardır”
(35 -el-Fatır/32)
Bu kimseler hakkında da Rasulullah’ın şu hadisi varid olmuştur: Bir kimse gelerek Rasulullah’a Sallallahu
Aleyhi ve Sellem İslam’ın emirlerinin neler olduğunu sorar.
O da bunları o kimseye bildirdiğinde adam
şöyle der:
“Seni
hak olarak gönderene yemin olsun ki, Allah’ın bana farz kıldığından
ne daha
fazlasını yapacağım, ne de daha eksiğini.”
Bunun üzerine Rasulullah şöyle der:
"Eğer
doğru söylüyorsa kurtuldu” Eğer
doğru söylüyorsa cennete girdi. Üzerine katılmaksızın
farzların eda edilmesi, vacip olan imanın şeklidir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu kimseye, bunu yerine getirmekle kurtuluşa ereceğini
ve cennete gireceğini müjdelemiştir".
İmanın aslına ve vacip olan imana giren emir ve nehiyleri bilmek, her Müslüman için farz-ı ayndır. Bu farz-ı ayn olan ilimden bir kısmı genel, bir kısmı da kişilere özeldir. Bunları bilmek vaciptir; çünkü bunlarla amel etmek vaciptir. Bunlarda kusur etme sonucunda, küfür ya da fısktan ötürü tehdit vardır. Bir ameli işlemek için öncelikle ona ait bilgiye sahip olmak gerekiyorsa, gerekli olan bu bilgi de vaciptir. Çünkü maksatlar için geçerli olan hüküm, vesileler için de geçerlidir.
C-) Üçüncü
Mertebe: Müstehab Olan İman:
Bu,
vacip olan imanı yerine getirdikten sonra mendup ve müstehapları işlemek, mekruh
ve şüphelileri terketmektir. İmanın aslı ve vacip olan imanın yanısıra kim
bunları da yaparsa o, orta yolu tutanlardan daha üstün bir derece kazanarak doğrudan
cennete giren, öne geçenler (sabikûn) ve Allah’a yakın derecede olanlar (muhsinûn) dan
olur. Bu,
“Onlardan, Allah’ın izniyle, hayırlarla öne geçenler vardır”
ayetinde bildirilen derecedir. Bu ayette şöyle buyurulur:
“Sonra,
kullarımızdan seçtiklerimizi Kitab’a varisler kıldık. Onlardan bir
kısmı nefsine zulmetti, bir kısmı orta bir yol tuttu, bir kısmı da Allah’ın
izniyle, hayırlarla öne geçti. İşte büyük fadl budur” (35 el-Fâtır/32)
Allahu Teala imanın bu iki çeşidini ayırmıştır:
“Ey iman edenler, mü’min kadınlar hicret ederek size geldikleri zaman onları
imtihan edin. Allah, onların imanlarını
daha iyi bilendir. Şayet onların gerçekten mü’min kadınlar olduklarını
öğrenirseniz, artık sakın onları kafirler geri çevirmeyin."
“Allah onların imanlarını daha iyi bilir”
yani onların imanlarının hakikatini
Eğer onların gerçekten mü’min kadınlar olduklarını bilirseniz
görüldüğü kadarıyla bunu anlarsanız
demektir. İşte bu hükmî imandır. Bir başka ayette;
"Sizden özgür olan mü’min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler ellerinizin malik olduğu mü’min
cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı en iyi
bilendir”denilmektedir. "Özgür olan mü’min kadınlar” ve “Mü’min
cariyeleriniz”, yani "Zahiren mü’min olan kadınlar ve zahiren mü’min cariyeleriniz”, "Allah sizin imanınızı en iyi bilendir” yani, “Allah sizin imanınızın hakikatini en iyi
bilendir”
Rahimehullah bu üç mertebedekilerin durumlarını şöyle nitelendirmiştir:
“Nefsine
zulmeden, orta yolu tutan ve hayırlarla öne geçen.”
5. İman şubelerden oluşur diyenlere göre, imanın şubelerinin birbirine üstünlüğü
meselesi.
6. İmanın şubelerinin çeşitleri, bunlardan hangisinin imanın aslında hangisinin
tamamlayıcı vacip kısmında, hangisinin tamamlayıcı müstehap kısmında şart olduğu
meselesi. Bu da yine, imanın şubelerden oluştuğunu söyleyenlere
göredir.
7. Büyük günah işleyenler meselesi: Onların
dünyadaki hükümler ve ahiretteki akıbetleri nedir?
Bu
mesele ile ilgili birçok ıstılahi kavramlar vardır. Bunlardan bazıları
şunlardır:
el-Kebair (büyük günahlar), es-sağair
(küçük günahlar), el-fasıku’l-millî (dinden
çıkmayan fasık), mutlaku’l-iman (iman adı verilen her şey), el-imanu’l-mutlak
kâmil iman), el-menziletu beyne’l-menzileteyn (iki konum arasında bir konum),
küfrün dûne küfr (küçük küfür), şirkun dûne şirk (küçük şirk), zulmün dûne
zulm (küçük zulüm), fıskun dûne fısk (küçük fısk), nifakun dûne nifak (küçük nifak),
cahiliyyetun dûne cahiliyye (küçük cahiliyye), cehlun dûne cehl (küçük cehalet).
8. İman ve islam meselesi; bu ikisi aynı şey mi, yoksa farklı şeyler
midir?
9. İmanda istisna ve islamda istisna meselesi.
10. İman mahluk mudur, değil midir ? meselesi.
11. İman ve islamda, zahirî hüküm (dünyevî hüküm ya da hükmî hüküm) ile, hakikî hüküm ( ahiret hükmü
ya da haddî hüküm) arasındaki fark meselesİ.
Bunlar,
iman konuları ile ilgili en önemli meseleler olup, aslında bir tek
meseleden kaynaklanırlar. Bu da kitabımızın ilk konusu olan imanın hakikati
meselesidir.
Bu konuyla ilgili olarak Mürcie mezhebinin görüşünü örnek verebiliriz:
Bu mezhebe göre, imanın hakikati kalbin tasdîkinden ibarettir.
(Mürcie’nin bazı fırkaları dünya hükümlerinin uygulanabilmesi için, dil ile ikrarı da
buna katmışlardır.
Mürcie’nin cumhuruna göre ise, dil ile ikrar imanın hakikatine dahil değildir).
Onlara göre, imanın aslı (tasdik) ile bağlantılı olan diğer meseleler
şunlardır: İman şubelerden oluşmayan tek bir bütündür. Çünkü tasdik tektir;
bir kısmı yok olduğunda tamamı yok olur. İman artmaz ve eksilmez. Çünkü tasdik bir
tek şeydir. Eksildiği taktirde tasdikte şekke dönüşecektir ki, bu da
küfürdür. Mü’minin faciri ile muttakisi arasında
fark yoktur. Hepsinin imanı da Nebi’nin imanı gibi, hatta Cibrîl ve Mikaîl’in
Aleyhimesselam imanları gibidir.Çünkü iman tek bir şeydir. (Bu, onların en çirkin görüşlerinden birisidir). iman ehlinin birbirlerine üstünlükleri yoktur. Bilakis imanları eşit derecededir.
Sadece amel yönünden farklılıklar vardır; amel ise imandan değildir. imanda
istisna -yani, “Ben inşaallah mü’minim”
demek- caiz değildir. Çünkü bu şektir.
Tasdik demek olan imanda şek ise küfürdür. Bilakis şöyle denir: Ben gerçekten ve
kesinlikle mü’minim.
Küfür sadece yalanlama (tekzîb), yahut inkar ve helal kılma gibi, tekzibe dönen
şeydir. Çünkü küfür imanın zıdıdır. İman ise kalbin tasdikidir. Dolayısıyla
küfür de kalbin tekzîbinden başka bir şey değildir.
Bu noktadan sonra Mürcie, küfür olduğuna dair nas olan fiilleri işleyen yahut sözleri söyleyen
kimsenin durumu hakkındaki görüşlerinde fırkalara ayrıldılar:
Eş’ariler ve fukahadan olan Mürcie, bu kimsenin zahiren de batınen de
kafir olduğunu ancak, bu küfrünün söylediği söz yahut işlediği fiil sebebiyle
söylemişlerdir. Onlara göre, küfre düşürücü söz ya da amel,
kişinin kalben yalanladığını gösterdiği için bu kimse kafirdir.
Cehmiyye ise şöyle der: “Böyle bir kimse, küfrüne dair nas bulunması sebebiyle zahiren kafirdir. Ancak kalbindeki tasdikin varlığı devam etmekteyse, batınen mü’min olması caizdir.” Selef böyle söyleyen kimseleri,küfür sözü söyleyen yahut küfür fiili işleyen kimsenin kafirliğine dair hüküm bildiren şer’î nassa karşı çıkmaları nedeniyle tekfir etmişlerdir. Çünkü Allahu Teala’nın bildirmiş olduğu şer’î nas, sadece zahirî hükme değil, hakikî hükme de delalet eder.
Eş’ariler ve fukahadan olan Mürcie’nin görüşleri ile uyuşan, Cehmiyye’ye ait diğer bir görüş daha vardır. Günümüzde çok olan ve sapık görüşlerle dolu kitaplar yazan aşırı Mürcieler kimse ancak hükmü inkar eder, yahut yaptığını helal kabul eder ve bunu açıkça beyan ederse tekfir olunur. Selef küfür sözü söyleyen veya küfür fiili işleyen kimsenin küfrüne hükmeden şer’î nassı reddettikleri için bu kimseleri tekfir etmiştir.
Mürcie’nin çeşitli
fırkalarına ait görüşler özetle bunlardır. Görüldüğü gibi onların
mezhepleri bir çok meseleleriyle birlikte aslında bir tek meseleye
dayanmaktadır. Bu da; onlara göre imanın hakikati konusudur. Onların, imanın
hakikati konusundaki görüşleri; buna bağlı olarak daha bir çok bidatların
türemiş olduğu kötü bir bidattır. Kötülüğün cezasının , kendisinden sonra
gelecek başka bir kötülük olması gibi... Bu nedenle bunların Ehl-i
Sünnet’le olan anlaşmazlıkları lafzî bir anlaşmazlık
değildir.
NOT :
( 1-Yukarıda bazı konular izah edilirken
"Maturidilerle" "Mürcie"nin görüşleri tam izah edilememiştir. Dolayısıyle Maturidilerin bir kısım
görüşleri de Mürcie'nin görüşleri imiş gibi karıştırılarak verilmiştir.
2-Yazarımız (Ali SAĞİR hocaefendi) bazı amelleri imanın aslından sayarak, amelin terkini küfür
gibi göstermeye kalkmıştır ki; Ehl-i Sünnet Akaidine bağlı hiç bir mü'minin
bunu kabul etmesi mümkün değildir.
Bu hususu hassaten izah ederek
aktarmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Ehl-i Sünnet Akaidine bağlı ( Özellikle Maturidi Akaidi'ne) mü'min kardeşlerimizin bu tür meselelerde çok dikkatli olmaları lazımdır. )
“Ehl-i Sünnet, Mutezile ve Haricilerin mezheplerinde de aynı şekilde iman ile ilgili
konular, her bir guruba göre imanın hakikatinin ne olduğu meselesine dayalıdır.
Çeşitli fırkaların, hakkındaki delillerinin bilinmesinin gerekli olduğu iman konusuyla ilgili meseleler bunlardır.
NOT: (Bu yazı "www.tevhid 1.com" adresinden alınmış sayfa düzenlemesi tarafımızdan yapılmıştır. A. AZİZ)