HUCEC-İ KAT'lYYE

   (İran Hükümdarlarından Nâdir Şah, İran ve Buhara âlimlerini toplayarak Sünnî ve Şiî mezheplerinden hangisinin doğru ise ona tâbi olunmasını istedi. İki taraf âlimleri toplandı. Hepsinin karşısına Ebül-berekât Abdullah Süveydî (Rahmetullahi aleyh) çıkmış, Caferiyye mensuplarını  cevapsız  bırakmıştır. İki tarafın soru  ve cevaplan HUCEC-İ KAT'lYYE ismiyle  neşredilmiştir.  Bu  kitabın  özeti  şöyledir:)

    Bağdad Valisi Ahmed Paşa, bu işle beni vazifelendirmişti. Rafîzilerin inatçı olduklarını, getireceğim  bütün  delillere, hadîs-i şeriflere «Bunlar mevdudur» deyip kabul etmiyeceklerini  bildiğim  için  gitmek  istemedimse  de   Paşa'nın emrine uyarak gittim. Yetmiş kadar rafizî müftisi toplanmıştı. Şah beni çağırmıştı. Maksadının İMAMİYYE mezhebini zorla kabul ettirmek olduğunu zannettim. Fakat ölümü bile göze alarak hakkı söylemeğe  azmettim.  Şah'ın  çadırına  girdik.  Şah:

— Abdullah Efendi, merhaba ileri gel, dedi. Yine Türkçe olarak şöyle dedi:

— Ahmed Han nasıldır?

— İyidir, afiyettedir.

— Seni  niçin  istediğimi  biliyor  musun?

— Hayır bilmiyorum.

— Benim  memleketim iki  kısımdır. Biri Türkistan, diğeri Afganistandır. Bunlar İranlılara kâfir diyorlar. Tab'am altındaki insanların birbirlerini tekfir etmelerini uygun görmüyorum. Seni kendime vekil ediyorum. Hangi taraf doğru ise onu isbat edeceksin. Böylece ayrılığı ortadan  kaldıracaksın.  Başvezirimin  misafirisin.   Mollabaşı  (Diyanet İşleri Reisi)  ile  buluş.

    Beni Başvezir'in yanına  götürdüler.  Selâmımı  yerde  aldı, kalkmadı, saygı göstermedi. Ben oturunca kalktı, hoş geldin dedi.  Âdetleri  böyleymiş.  Fakat bunu bilmediğim için çok sıkılmıştım.  Hattâ  din  âlimine  saygısızlığın  küfür olduğunu bildirerek Başvezir'in öldürülmesini   isteyecektim.  Fakat  âdetlerinde  saygı  şekli  bu  olduğu  için  sustum.

   Mollabaşı'nın (Diyanet Reisinin) çadırına yaklaştım. Çıkıp karşıladı. Beni üst yanına oturtarak  şöyle  dedi:

— Bugün  Afgan  Müftüsü  Hadi  Hocayı  gördüm,  bir  ilim  deryasıdır.   Hadi  Hoca  Buhara kadısı idi, çok âlim idi, kendisine  Bahrul-ilim denirdi.  Benden  dört gün önce gelmişti. Yanında  Buhara  âlimlerinden  altı  kişi  daha  varmış.   Mollabaşı   konuşmağa  şöyle  devam etti:

— Hadi  Hoca  kendisine «Bahrul-ilim» unvanını nasıl yakıştırmış? İlimden hiç haberi yoktur. Ona, İmâm-ı Ali'nin birinci halife olacağını gösteren iki vesika versem cevabını bulamaz.  Yalnız  o  mu?   Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi bir araya gelse, bir şey söyleyemezler.

— Öyle cevap verilmeyecek delilleriniz nedir?

— Hazret-i  Peygamber,  Hazret-i  Ali  için  şöyle   buyurmadı mı?

«Musa'nın  yanında  Harun  nasıl  idiyse,  sen de benim yanımda öylesin. Yalnız şu fark vardır  ki,  benden  sonra  peygamber  gelmeyecektir.»

— Evet  bu  hadîs-i  şerifi biliyoruz,  hem  de  meşhurdur.

— İşte  bu  hadis,  Hazret-i  Peygamberden  sonra  İmâm-ı Ali'nin  halife  olacağını gösteriyor.

— Nasıl gösteriyor ki?

— Harun'un eceli gelmeseydi, Musa'dan sonra halifesi, olurdu. Bunun için Hazret-i Ali'nin halife  olması  lâzımdır.

— Hârun aleyhisselâm, Musa aleyhisselâm gibi peygamber idi. Halbuki Hazret-i Ali peygamber  değildi.  Harun  aleyhisselâm,  Musa  aleyhisselâmın  öz  kardeşi  idi.   Genel  olan şeyin istisna ile ayrılması mantık ilminde zan gösterir. Hadîs-i şerifteki menzile kelimesinin  sonundaki  (t)  harfi  bir   tek  mânasını  bildiriyor. Harun'un yerinde izafeti, izafeti  ahdiyyedir.   Yani genel mana bildirmez. Menzile ile Harun arasındaki bağlantı, Harun'un  yalnız  beni  İsrail  için  halife  olduğunu   gösterdiği  gibi,   Hazret-i Ali'nin de Tebük  Gazasında   Medine-i  Münevverede   halife  bırakıldığını  gösterir...

— Halife bırakmak onun üstün olduğunu bildiriyor. Bu bakımdan birinci halife olması lâzım gelir.

— Öyle ise, Abdullah Ibni Mektum'un da halife olması lâzım gelir. Çünkü Peygamber aleyhisselâm,  başkalarını   bıraktığı  gibi  onu da  halife,  yani  kendi yerine vekil bırakmıştı. Şu halde halifelikte birinciliği  buna  veya  diğer  vekil bırakılanlara vermeyip de Hazret-i Ali'ye  ayırmanızın sebebi nedir? Sonra yerine vekil bırakılmak üstünlüğe sebep olsaydı Hazret-i Ali  radiyallahü anh «Beni kadınlarla, çocuklarla, zavallılarla birlikte mi bırakıyorsun?»  diyerek üzülmezdi. Peygamber aleyhisselâm da onun gönlünü almak için «Sen benim yanımda Harun'un Musa yanındaki yeri gibi olmayı beğenmiyor musun» buyurmazdı.

— Sizde, yani Ehl-i sünnetin usûl bilgisine göre sebebin ayrı olmasına değil, sözün genel olmasına  bakılır.

— Hadîs-i şerifteki, belli olmayan bir şeyin, yalnız (husûsi) olduğunu gösteren bir işaret olduğunu  söylüyorum.

      Mollabaşı  sustu,  ben  devam  ettim:

— Sonra bu hadîs-i şerif, zaten senet olarak gösterilemez. Çünkü sözbirliği ile bildirilmiş değildir. Kimi  sahih, kimi hasen, kimi zâif dedi. Hattâ İbnülcevzi mevdu dedi. Bununla İmâm-ı  Ali'nin  birinci  halife  olması  nasıl  anlaşılır?   Delilin  meşhur   nas  olması  lâzımdır.

— Evet öyledir. Delilimiz  yalnız bu değildir. «Ali'ye  mü'minlerin  emiri olarak selâm veriniz.»  hadîsi  delildir.

— Ehl-i  sünnet  kitaplarında  böyle  bir  sahih  hadîs  yoktur.  Yani  bu  hadis  mevdu'dur.

— Başka bir delil söyleyeceğim ki teviline imkân yoktur. «Geliniz, çocuklarınızı ve çocuklarımızı  çağıralım.»  âyeti  delil  değil  midir?

— Bu nasıl delil olur?

— Necran'dan Hıristiyanlar, Medine'ye gelip inanmayınca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlara «Geliniz, içinizden yalancı olana Allah'tan lanet isteyelim.» buyurdu. Ali, Fâtıma, Hasen ve Hüseyni alıp çıktı. Duaya çıkanlar çıkmayanlardan elbet daha üstündür.

— Bu dediğiniz bir menkıbedir, üstünlüğü göstermez. Çünkü Eshâb-ı kiramdan her birinin bir menkıbesi vardır ki, başkalarında bulunmaz. Meselâ iki aşiret arasında harb başlamak üzere iken biri «Ben aşiretimdeki yiğitleri alıp çıkacağım. Sen de kahramanlarını alıp çıkmalısın» dese bu söz ikisinin de aşiretinde meydana çıkanlardan başka yiğit adam bulunmadığına delil olamaz. Duada akraba ve yakınları ile birlikte bulunmak, kalbin kırıklığı ve duanın çabuk kabul olması içindir.

— Bu kalbin kırıklığını değil, sevginin çokluğunu gösterir.

— Bu fıtri, yaratılışta bulunan bir sevgidir. İnsanın kendi kendisini ve çocuklarını sevmesi gibidir. Böyle sevgide üstünlük aranmaz.

— Sonra Peygamber aleyhisselâm Hazret-i Ali'yi kendisi ile beraber saymıştır.

— Bu sözün usûl ilmini bilmediğini, hattâ Arabiye vâkıf olmadığını göstermektedir. Delil sandığın (enfüs)  kelimesi, cem'i kıllettir. Cem olan (nâ) ya bağlanmıştır. Cem'in cem karşısında bulunması ise birlerin binlere bölünmesine sebep olur. Meselâ BÖLÜK BİNDİ demek, bölükteki erlerin hepsi atlarına bindi demektir. Âyet-i kerîmede «Bunlar onların dedikleri gibi değildir» ifadesinde hazreti Aişe radiyallahü anha ile Safvan  radiyallahü anh bildirilmektedir. Bunun gibi Tahrim suresinin dördüncü âyetindeki «Kalbleri» cem olduğu halde,  mantık  ilmine  göre  ikiyi  gösteren  zamire  bağlanınca  iki  kalb  olmuştur.

     Bunlar gibi Hasen ve Hüseyn için cem olarak çocuklarımız ve Hazret-i Fâtıma yalnız olduğu halde cem halinde kadınlar denilmesi  mecazdır.  Bu  âyet-i kerîme eğer Hazret-i Ali'nin birinci halife olacağını gösterseydi, Hasen, Hüseyn ve Fâtıma hazretlerinin de sıra ile halife olmaları lâzım olurdu. Halbuki Hazret-i  Fâtıma  halife  olamaz.  Sustu, cevap veremedi. Biraz  düşündükten  sonra  şöyle  dedi:

— Benim bir delilim daha var. Maide suresinde «Elbet sizin veliniz, sahibiniz. Allah ve onun Resulü ve iman edenlerdir.» buyurulmaktadır.  Tefsir  âlimleri  sözbirliği ile bildiriyor ki, Hazret-i Ali namazda iken,  bir fakire yüzüğünü sadaka verince bu âyet-i kerîme nazil oldu.   Âyet-i  kerîmedeki  (İnnemâ) yalnız o demektir. Yani ona mahsustur. Veli kelimesi de tasarrufa,  idareye  en  elverişli  demektir.  Siz sahabeyi  nasıl  bilirsiniz?

— Hepsini âdil, özü sözü doğru biliriz.

— Kur'ân-ı Kerimdeki pek çok âyetler eshâbı kötülemektedir. Eshâbın münafık olduğunu, Resûlullaha  elem  verdiklerini  bildiren âyetler çoktur. Bütün bu âyetlerden anlaşılıyor ki eshâb  isyan eder ve Hazret-i Peygambere karşı gelirlerdi. Firar ettiklerini bildiren âyet-i kerîme  birkaçının  değil,  hepsinin  kaçtığını  göstermektedir.  Hattâ Fahr-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) onların  geri  dönmelerine izin verdiği için nebiyy-i zişanın da   azarlanmasına sebep oldular. Daha nice âyetlerle eshâb kötülenmiştir.  Böyle kimselere nasıl âdil denir? Onların   sözleri dinde nasıl senet olur?  Onlara  güvenmek  akla da ilme de aykırıdır. Bu vesikalar  karşısında  bir  diyeceğin  var mı?

— Eshâb-ı  kiram  aleyhimürridvan  hakkında vesika  olarak  gösterdiğin  âyet-i  kerîmelerin hepsi  münafıklar  için gelmiştir. Hattâ şiîler de böyle olduğunu sözbirliği   ile  söylemişlerdir. Kur'ân-ı  Kerîmle  müdh-ü  sena  edilen  eshâb-ı kirama, münafıklar için geldikleri bilinen âyetleri vesika olarak gösterip sahâbe-i kirama dil uzatmak, adâlete ve insafa sığmaz. Münafıklar  zamanla  azalıp  Peygamber aleyhisselâmın vefatına yakın Eshâb-ı kiramdan ayrıldı.  Allahü   Teâlâ İmran suresinin 179. âyet-i kerîmesi ile tayyipleri (sahabeyi), habislerden  (münafıklardan)  ayırdı.  Hadîs-i  şerifte de  şöyle  buyuruldu.

   «Ocaktaki ateş, demiri pislikten ayırdığı gibi, Medine de insanların iyisini kötüsünden ayırıyor.»

   (Yani demircilerin kullandığı yüksek fırınlar, demirdeki cürufu kötü maddelerden ayırdığı gibi Medine de  münafıkları  mü'minlerden  ayırır.)

  Allahü  Teâlâ eshâb-ı kiramı birçok âyet-i kerîme ile övdü. Âl-i İmrân sûresinin 110. âyetinde  eshâb-ı  kiram  şöyle   medh-ü  sena  edilmektedir:

«Siz  ümmetlerin en hayırlısı, en iyisi oldunuz.» Bütün bu vesikalar karşısında Eshâb-ı kiramın  tamamını  kötülerseniz,  Hazret-i  Ali'yi  de  kötülemiş  olursunuz.

   Mollabaşı söz alıp şöyle bir soru sordu:

— Bazı kimselerce hilafetine itiraz edilen bir kimsenin halife olması doğru mu? Beni Hâşim Eshâbın  büyüklerinden  idi,  Halifeyi  uzun  zaman sonra zor ile kabul etmişlerdi. Böyle Halîfe  kabul  edilir  mi?

— Hazret-i Ebu Bekr'in halifeliğini bütün Eshâb-ı kiramın sözbirliği ile kabul ettiğini herkes bilmektedir. Hazret-i Ali ile yanında bulunan bir kaç Esbabın sonra biat etmeleri kabul etmediklerinden değildi. Kendilerinin çağırılmadığı, seçimde bulunamadıkları içindi. Zaten birkaç  kişinin  ayrı  kalması   çoğunluğun seçmesini değiştiremezdi. Şayet değiştirseydi Hazret-i  Ali'nin  Halife  seçildiği zaman değiştirirdi, onun halifeliği kabul olmazdı. Çünkü onun  halife  olmasını  istemiyenler  çok  idi.

     Mollabaşı   hemen   sözü   değiştirdi:

— Hazret-i Fâtımatüz-Zehra'nın hakkını zor ile elinden aldı. Peygamberlerin miras bırakmıyacağına  dair   Hadîs-i şerifi   ileri sürerek onun hakkını vermedi. «Sana yakın olanın hakkını ver» âyet-i kerîmesine rağmen, Hazret-i Peygamberin yakını Hazret-i Fâtıma'ya   FEDEK   denilen hurma  bahçesini  vermemesi zulüm değilse ya nedir? İşleri böyle  olan  bir  halifeyi  kabul  etmek  şeriata  uygun  olur mu?

— Sizin sözlerinizden Fedek hurmalığının Fâtıma (radiyallahü anhâ) hazretlerinin mülkü olduğu  için  verilmesi  gerektiği  anlaşılmaktadır.   Bu  bahçenin  onun  mülkü  olduğuna  dair hiç bir İslâm kitabında bir ifade yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, Fedek hurmalığının ona ait olduğunu bildirmemişlerdir. Peygamberlerin miras bırakmıyacağına dair olan Buharî'deki hadîs-i  şerifi  Ebû Bekr, Ömer, Ali, Talha, Zübeyr,  Abdurrahman,  Abbas ve Zevcât-ı Tâhirât  (rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain)  haber   vermişlerdir.   Ezvac-ı Tâhirât (radiyallahü anhünne)   bir gün Âişe validemizi, halife olan babası Hazret-i Ebu Bekr'e gönderip   Peygamber   aleyhisselâmın  mirasından  istetmişlerse de  Peygamberin miras bırakmıyacağına dair olan hadîs-i şerîf hatırlatılarak onlara verilmemiştir. Ezvâc-ı tâhirât da hadîsi  şerifi  bildikleri  için  isteklerinden  vazgeçmişlerdir.

    Bütün bu vesikalara rağmen Halife  Ebû Bekr-i Sıddîk'ın Fedek hurmalığını zorla aldığı iddia edilirse, Hazret-i Ali'nin Halife olunca, her şey elinde ve emrinde iken bu hurmalığı niçin Hazret-i Hasen ile Hüseyn'e teslim etmedi? Üç halifenin yaptıklarını niçin değiştirmedi? Hazret-i Ali'nin hurmalığı, üç halifenin yaptığı gibi idare etmesi ilk halifenin zulüm ile almadığını göstermektedir. (Yoksa hâşâ Hazret-i Ali diğer üç halife gibi zulme devam etti  mi demek  istiyorsunuz?)

     Mollabaşı   buna  da  cevap  veremeyince  sözü  değiştirdi:

— Resulullahın  emrini  reddetmeğe  kalkışan  bir  kimsenin  halife  olması  sahih  olur mu?

— Olmaz.

— Resulullah Efendimiz, Ebu Hüreyre'ye (radiyallahü anh) mübarek nalınlarını verdi «Bunlarla git, kelime-i şehâdete inananların Cennete gireceklerini müjdele» buyurdu. Ebu Hüreyre emri yapmağa giderken Ömer mes'eleyi öğrenince göğsüne vurup yere düşürmedi mi? Emri tebliğ ettirmeden geri döndürmedi mi? Sonra Ömer, Resûlullah'ın huzuruna gelip «Anam babam sana feda olsun ya Resulullah» diyerek  bu  sözü  işitenlerin farz  ve  vacibi yapmakta gevşek davranacaklarını söyleyerek bu emrin geri alınmasını istemedi mi?   Her  ne  kadar  Peygamberimiz «Peki» diyerek Ömer'in hareketine razı olmuşsa  da,   Ömer'in   bu  hareketi   Allah  ve  Resulünün  emirlerini  reddetmek değil midir?

— Asla reddetmek değildir. Hazret-i Ömer kendi içtihadını bildirmişti. Bu ya kabul olur veya kabul olmaz. Resûlullah'ın son emri beklenir. Resûlullaha karşı   «Anam babam sana feda olsun» diyerek  pek  edeple,  çok  yumuşak,  saygı ile söylemesi emri yapmağa hazır olduğunu   açıkça  göstermektedir.  Peygamber  aleyhisselâm, Hazret-i Ömer'i bu hareketinden dolayı hiç azarlamamış ve müslümanlar  için  iyi  olduğunu  görerek onun teklifini  kabul  buyurmuştur.   Ebu  Hüreyreye  de  «Nalınlarını bırak öyle söyleme» diye emir  eylemiştir.

     Böyle işleri Eshâbı kiramın çoğu da yapmıştır. Peygamber aleyhisselâm da çoğunu kabul buyurmuştu. Hattâ Hazret-i Ali de sizce saygısızlık sanılan böyle sözleri çok söylemiştir. Nevasıb fırkası Hazret-i Ali'nin bu sözlerini alarak kendisine dil uzatmışlardır. Abdulhamid Naci  bu sözleri vesikaları ile kitabına alarak İmâmı-ı Ali'yi küçültmeğe kalkmıştır. Eğer istersen  sana  bunlardan  çok  misal  veririm.

      Mollabaşı  bir  şey  diyemedi,  başka  bir  suale  geçti:

— Kendisine Emir-ül-Mü'minin adını veren bir kimsenin Allah ve Resulünün helâl ettiği bir şeyi   haram   etmesi   doğru   mudur?

— Nasıl  şeymiş  o?

— Ömer, Allah ile Resulünün helâl ettiği  hatta  kitab ve sünnet  ile  bildirilmiş  olan  MÜT'A NİKAHI'nı   haram  ve  yasak  etti.   Böyle  kimseye  müslüman  denebilir  mi?

— Kütüb-i sitteye dâhil İbni Mâce'nin Müsned'inde Abdullah bin Abbas'ın önceki fikrini değiştirerek Müt'a nikâhının haram olduğunu söylediği  ve  böylece  müt'a  nikâhının  haram olduğu  Eshâbı  kiramın   sözbirliği   ile  anlaşıldığı  bildirilmiştir.

     Bundan  başka Büyük Hadîs Alimi Süleyman  bin Ahmed Taberani, Abdullah ibni Abbas'ın  müt'a   nikâhını her zaman herkese helâl olacağını bildirmediğini, ancak zaruret olunca  zararı  giderecek  kadar,  leş,  kan,  domuz   eti  yemeğe izin verildiği gibi müt'a nikâhının da  ancak  zarureti  gidermek  için  caiz  olacağını  düşünerek  söylediğini bildirmiştir.   Ayrıca müt'a nikâhının haram olduğunu Hazret-i Ali de içinde olmak üzere birçok sahabey-i kiram bildirmiştir. Buhari'de Hazret-i Ali'nin Abdullah İbni Abbas'a, Peygamber  aleyhisselâm,  Hayber Gazasında müt'a nikâhını ve eşek etinin yenmesini yasak ettiği  bildirilmiştir.

     Mollabaşıya  şöyle  bir  soru  sordum:

— Müt'a  nikâhı  ile  alınan  bir  kadın,  bir  erkeğe varis olur mu? Bu kadının bu erkekten olan  çocuğu da  bu  adama  varis  olur  mu?

— Hayır  varis  olmazlar.

— Öyle ise bu kadın zevce değildir. Cariye de değildir. Allahü  Teâlânın «Mü'minler, zevcelerinden  ve  cariyelerden  başka  olan  kadınlardan sakınırlar.» emrine  ne dersiniz?   Âyet-i  kerime  zevce  ile  cariyeyi helâl ediyor,  bu ikisinden başka kadınla bir araya  gelemiyeceğini  açıkça  bildiriyor.  Kendisine  zevce ve cariye de denilmeyen bir kadınla  buluşmanın  helâl  olduğunu  iddia  etmek   Kur'ân-ı Kerîmin şu açık olan emrine karşı  gelmek  olmaz  mı?

      Daha  sizin akıl  ve  ilim  dışı  birçok  hareketleriniz vardır. Meselâ âlimlerinizin bildirdiğine göre bir adam, bîr kadının  bir  gece  on  iki  adamla   buluşmasının   caiz olduğunu   ve meydana gelecek çocuğun kur'a çekilerek bu adamlardan hangisine çıkarsa onun   çocuğu   sayılacağını söyleyip kitaplarına yazmışlardır.  Din-i İslâmı yıkacak bundan daha   büyük   kötülük   ve   düşmanlık olur mu?

        Mollabaşı  bu  sözler karşısında da donakaldı, düşündü düşündü cevap veremeyince başka  bir  soruya  geçti:

—— İmama (Halifeye) tâbi  olmak,  her sözüne uymak herkese vacibdir. Uyulması vâcib olan  kimsenin  de günahsız,  hatasız olması lâzımdır.  İmama  uymağı  Allahü  teâlâ  emrettiği için  imam şaşmaz bir kimsedir. Eğer  şaşarsa, Allahü Teâlâ yanlış olabilecek şeye uymayı emretmiş  olur  ki,  bu  ise  akla  ve  dine  aykırıdır.

— İmamların,  ma'sum, günahsız olduğunu söylemek tamamen yanlıştır. Bu çürük iddia şu beş  yol   ile  reddedilir:

1 — Emir'in  yalnız  sözlerine uymak vâcibdîr. Sözüne uyulan kimsenin işlerinde şaşmaz  olması  lâzım  değildir.

2 — Şiilere göre müf'tî  ma'sum  yani  şaşmaz  değildir.  Halbuki  müftinin sözlerini dinlemek  herkese  vâcibdir.

3 — Zahiren  âdil  olan  herkesin  şahit  olmasını hâkim kabul eder. Şahitlerin sözleriyle  hâkim  karar  verdiği  için  şahitlerin  ma'sum  olması  icap  etmez.

4 — Bir kölenin, sahibinin verdiği haram olmayan her emrine itaat etmesi lâzımdır. Her  emrine  itaat  edilen  efendisinin  masum  olması  lâzım  gelmez.

5 — Namazın  her  yerinde  cemaatın  imama   uyması  vâcibdir. İmam bu namazını bir dünya menfaati için veya rükû ve secdeleri Allah'tan başkası için yapmışsa cemaatın  buna  uyması  lâzımdır.

— Mollabaşı  şöyle  bir  soru  sordu:

— Peygamber Efendimiz şefkatinden dolayı Medine şehrinden çıkıp başka yere giderken yerine birisini vekil bırakırdı. Vefatından sonra milyonlarca ümmetin işlerini çevirecek bir imam ve vekil ayırmayıp bunları kıyamete kadar başıboş bırakması nasıl olabilir? Peygamber aleyhisselâm hem açık olarak, hem de işaretle yerine Hazret-i Ali'yi vasiyyet buyurmuştur. Hattâ imam tâyin etmek Allah'a vâcib olduğundan, vefat edeceği zaman bu mühim işin yapılması   için   ve   inatçıların   bu   vazifeden   kaçınmalarını  önlemek  için,  bir vasiyet yazmak diledi, kâğıt kalem istedi. Yanında bulunanlardan  Ömer, ayak takımlarının bile söylemiyeceği kırıcı ve aşağılayıcı sözü Resûlullaha  karşı  söyleyerek  bu  düşüncesinden  vazgeçirmiştir.

— Allahü Teâlâya hiç bir şeyi yapmak veya yapmamak vacip değildir. İmam tâyin etmek Allah'ın  üzenle vâcib olduğunu söylemeniz  Mutczile'nin  (Yapılmaması, hikmeti bozan şeyleri Allah'ın yapması vâcibdir.) demelerine benzemektedir ki tamamen bozuktur. Çünkü Allah'ü   Teâlâ  Kur'ân-ı  Kerim'de  şöyle  buyurmakladır:  «Ona, yaptıklarından dolayı bir şey sorulmaz. Onun kulları yaptıklarından sorulacaktır.»

     İmam  tâyin  edilmesi, Allahü Teâlânın  üzerine -hâşâ- vâcib olsaydı, insanların hiç bir zaman  imamsız  kalmamaları  icap  ederdi.   Sonra  İmamın, herkesçe tanınması, iktidar sahibi olması, imamlık şartlarını taşıması, kötü işleri kaldırabilmesi, iyi işleri yaptırabilmesi, müslümanları  zararlardan  koruyabilmesi, icap eder. Allahü Teâlânın üzerine vâcibdir sandığınız o  ma'sum  imamların  aralarına  Hazret-i  Ali'yi  karıştırdığınız  halde,  hiç  birisinin imamlık  şartlarını  taşımadığını  söylüyorsunuz.   Hepsinin sıkıntı içinde zulüm görerek, güçsüz   kuvvetsiz   yaşadıklarını   bir şey yapamayıp tesirsiz kaldıklarını bildiriyorsunuz. Böyle  âciz,  başkalarının kuvveti karşısında hareketsiz, onlara itaat etmeğe mecbur bir kimseyi   imam   yapmakta   nasıl   bir   ifade   ve   hangi   hikmet   düşünülebilir?

    Siz bu sözlerinizle Allahü teâlâyı  hâşâ  zaif  ve âciz yapmış olursunuz. Çünkü kendi üzerine vâcib olan bir şeyi yapmamış oluyor. Allahü  Teâlâ ise böyle uygunsuz sözlerden uzaktır.

    İmam (Halife) tayini Ehl-i sünnete  göre  vâcibdir. Fakat Allahü  Teâlâya vâcib değildir. Bunun  için  Eshâb-ı  Kiram   toplanıp  Ebu  Bekr-i  Sıddîki  sözbirliği  ile  imam  yaptılar.

   Ma'sum bir imam bulundurmak Allahü Teâlânın üzerine vâcib olursa, her asırda bir peygamber göndermesi, her şehirde ma'sum imam bulundurması, her hâkimi âdil, doğru eylemesi  vacib  olmak  lâzım  olur.   İyi   kötü   herkes de  vâcib olan bu işlerin yapılmamasını  doğru  bulmaz.

    Eğer Allahü  Teâlânın,  ma'sum  imamı   her  zaman gönderdiğini, kulların işlerini onun eline bıraktığını söylerseniz, bu daha bozuk, daha gülünç olur. Çünkü bin seneden beri çocukları, torunları, yakınları öldüğü halde insanları irşad etmek ve şeriatı yaymak için meydana çıkmayıp  gizli  kalan  ma'sum  bir   imam nasıl faideli olabilir? Böyle söylemek kadar  şaşkınlık  ve  sapıklık  olur  mu?  (*)

    Peygamber  aleyhisselâmın   Hazret-i  Ali'nin  halife yapılmasını vasiyyet ettiğini söylemeniz  her   bakımdan yanlıştır. Eshâb-ı kiram Allahü Teâlânm emirlerini yapmağa memur  oldukları  gibi,  Resûlullahın emirlerini de yapmağa memur idi. Bu emre bütün sahabe-i  kiramın  uymadığını  iddia  etmeniz nasıl olur? Böyle bozuk bir işte sözbirliği (İCMA) yapılması olacak şey değildir. Çünkü Ehl-i sünnet kitaplarında olduğu gibi Şiî kitaplarında da  şu  hadîs-i  şerîf  vardır:  «Allahü  Teâlâ  benim ümmetimi dalâlet üzerinde  sözbirliği  yapmalarından  korudu.»

  (*)  Millî FfKİR'in notu: Afetullah  Humeyni, Allahü Teâlânın  vahy  ile  Hazret-i Ali'yi   İmam tayin ettiğini,  imamların  ma'sum  (günahsız)  olduğunu, hattâ mürsel peygamberlerden üstün olduğunu, kendisinin de  böyle  ma'sum  bir imamın vekili (Ayetullah) olduğunu, "İslam Fıkhında Devlet"  isimli  kitabında  bildirmektedir.  Böyle  bir ınülhidin  peşinden   giden   gafil   insanlara  yazıklar  olsun!

   Bunun gibi daha nice hadîs-i şerifler vardır.  Bunlar  gösteriyor ki, bu ümmet dalâlet üzerinde sözbirliği   yapamaz.  Aksini   iddia   etmek hadîs-i şerifleri inkâr olur. (Hazret-i Ömer  radiyallahü anh, Peygamber   aleyhisselâmı  çok sevdiği ve çok acıdığı için, hastalığın en  sıkıntılı  zamanlarında  yazı ile yorulup üzülmesini  uygun  görmeyerek   kâğıt   getirilmesini   istemedi.  Peygamber aleyhisselâmın o anda yazmak istemesi de eshâbına bir ihsanda  bulunmak  içindi.  Bildirilmesi   elbette   lâzım  olan şeylerden değildi. Eshâbını ictihad etmek sıkıntısından kurtarmak istemişti. «Kâğıt getirin» diye buyurması bir ihsan olmayıp da elbette lüzumlu olsaydı, tekrar   isterdi. Dilediklerini elbette yazardı. Eshâbın sözlerindeki  ayrılığı  görmekle, bu emrinden vazgeçmez  idi.)  Hazrct-i  Ömer  burada yalnız değildi. Orada konuşanları  kötülemek  gerekirse  hepsini  kötülemek  lâzım  olur.   Bunların arasında   Hazret-i  Ali  ve Hazret-i Abbas (radiyallahü anhüma) da vardı, bunlar da kötülenmiş  olur.

    (Hadîs, fıkıh  ve  tasavvufta  derin  âlim) Ebu Nuaym Ahmed bin Abdullah (V 430) Hazret-i  Hasen'in  oğlu  Hasen'den  bildirir  ki  Hasen  şöyle  der:

   «Eğer Peygamber aleyhisselâm Hazret-i Ali'nin halife olmasını bildirmek isteseydi, BENDEN SONRA HALİFE OLACAK BUDUR, İŞİTİN VE İTAAT EDİN buyururdu. Allahü Teâlânın  ismine   yemin   ederim ki,   eğer  Allahü   Teâlâ  ve  onun  Resulü, dedem Ali'nin  halife  olmasını  isteselerdi,   Hazret-i  Ali, bu emri  yerine  getirmeğe  kalkışmaması ve  böylece   emr-i  ilâhiye   karşı  gelmesi  ile  çok  büyük   günah  işlemiş  olurdu.»

     İşte Ehl-i Beytin en ileri gelenlerinden birisinin bu   sözleri  Şiîlerin iddialarının bozuk ve yalan   olduğunu   açıkça   göstermektedir.

     Mollabaşı   bu   cevap   karşısında  başka  bir   soruya   geçti:

— Ali bin Muhammed İbni Sabbâğ-ı Maliki, (V. 885)  İbnil  Müeyyed'den  naklen, Peygamber   aleyhisselâmın   mübarek  elini   Hazret-i   Ali'nin   başına   koyarak   şöyle buyurduğunu   bildirmektedir:   «Beni  sevmek,  benden  sonra  bunu  sevmektir.»

     Kendisinden  sonra   sevilmesi gereken bir zat, acaba başkalarından daha üstün ve halifelik,  başkalarından  ziyade   kendisinin  ve  çocuklarının  hakkı  olmaz  mı?

— Maliki dediğin İbni Sabbâğ, Maliki değil  Şiîdir.' Harezm  odunu olarak meşhur olan İbni Müeyyed'in de  Şiî olduğunu bütün âlimler bildirmektedir.   Böyle  bir hadîsin  olduğu   yalandır.   Velev ki bu söz hadîs olsa bile?  Burada halifeliği anlatan bir şey yoktur. Bu söz Ehl-i Beyti sevmeyi göstermektedir. Zaten Ehl-i Sünnet Ehl-i Beytin hepsini ifrat ve tefrite varmadan şanlarına yakışacak şekilde sever. Siz Ehl-i Beyti  sevdirmek için şeriata  aykırı  iddialarda   bulunuyorsunuz. Meselâ «Ali'yi sevene hiç bir günah zarar vermez» diyorsunuz. Bunun gibi hadîs de uydurup Peygamber aleyhisselâma iftira ediyorsunuz. Zerre kadar imanı olan böyle sözler söylemez.

     Bu sözümden sonra  toplantıda  bulunan  Şiîlerden   birkaçı Mollabaşı'ya farîsi olarak şöyle  dediler:

 «Bu  adamla  çarpışmaktan  sakın.  Çünkü  deniz  gibi  derin  bir âlimdir. Seıı ne kadar vesika ileri sürdünse hepsinin cevabını vererek seni susturdu. Sonra olabilir ki şerefin,  kıymetin  bozulur.»

     Bunun   üzerine  Mollabaşı  bana  bakıp  gülerek  dedi ki:

— Sen üstün bir âlimsin, bunlara ve her şeye cevap verebilirsin. Fakat  Buhârâlı Bahrulilim cevap  veremez.

— Fakat,   söze   başlarken  Ehl-i  sünnet  âlimlerinin  birisinin  cevap  veremiyeceğini söylemiştiniz.   Beni    Konuşturmağa  mecbur  eden  de  bu  sözünüzdü.

— Ben  İranlıyım,  Arabî  bilgilerde  o  kadar sermayem yoktur. Uygunsuz kelimeler kullanmış  olabilirim.

— Şiî âlimlerinin  hepsi bir araya gelse cevap veremeyecekleri  iki şey sormak istiyorum.

— Nedir  o  sorular?

— Siz Şiîler  Eshâb-ı  Kiram  için  ne  dersiniz?

— Eshâbın  yalnız  beşi  hariç,   Hazret-i  Ali'yi  halife  seçmedikleri  için  hepsi  mürted  oldu.

— O  halde  Hazret-i Ali,  kızı Ünım-i Gülsüm'ü  Hazret-i  Ömer'e  nasıl nikâh eyledi?

—— İstemiyerek zorla verdi.

— Allah için yemin ederim ki, siz Hazret-i Ali'yi  öyle aşağılıyorsunuz ki, Arab çocuklarından en alçağı, en küçüğü bile, bu kadar aşağılığa razı olamaz. Hazret-i Ali'yi bu kadar kötülemeniz çok alçak bir planı uygulamanız için olduğu meydandadır. En alçak kimselerin bile razı olmadığı bir işi, adı bütün dünyaya yayılan şanlı şerefli bir kahramana nasıl yakıştırabiliyorsunuz?

— Cin kadınlarından birinin Ömer'e âşık olup da, Ümm-i Gülsüm şeklinde görünmesi de olabilir.

— Bu söz öncekinden daha rezalettir. Bu iş nasıl akla sığar? Bu yola gidilecek olursa şeriatın bütün emirleri altüst olur. Meselâ bir adam evine gelince hanımı buna sen benim kocam değilsin, cinnilerdensin, diyerek adamı eve sokmaz. Adam iki şahit getirse, şahitleri de insan değil, cindir diyerek kovar. Böylece her ev, her yer karmakarışık olur. Bir katil veya bir hırsız, ben o adam değilim, sizin dediğiniz  kimse  cinni  olabilir  diyerek  Şeriatın emrinin yapılmasına  karşı  gelir.  Hattâ  mezhebindeyiz  dediğiniz  Cafer Sâdık da cinnî olabilir.

     Mollabaşı   şaşırdı,  bir  şey  söyliyemedi.  Ben  ikinci  suali  sordum:

— Zâlim olan bir Halifenin  emirleri  Şiî mezhebinde  kabul  edilir  mi?

— Kabul edilmez.

— Hazret-i  Ali'nin  oğlu  olan  Muhammed bin Hanefiyye'nin  annesi  kimdir?

— Cafer  kızı  Hanefiyye'dir.

— Bu  Hanefiyye'yi  esir  alan  kimdir?

— Ben  bilmem...

    Mollabası  bildiği  halde  «Ben bilmem» diyerek  sözü  kesmek istedi. Orada bulunanlardan  birkaçı,   Ebu  Bekr'in  esir  aldığını  söylediler.  Mollabaşı'ya  şöyle  dedim:

— Evlenirken  dikkatli davranmak lâzım olduğunu herkes bilir. İmamlığını ve halifeliğini meşru saymadığınız Ebu Bekr gibi zâtın esir eylediği bir cariyeyi nikâh edip bundan çocuk yapmayı  Hazret-i  Ali  nasıl  caiz  görür?  (Yoksa buna da mı  cinni  diyeceksiniz?)

— Belki  Hazret-i  Ali  bunu  hediye  olarak  aldı,  yakınları da nikâh etmiş olabilir.

— Olabilirdi  değil de  gerçek,  isbat  edilen  doğru  bir  söz  söyle.

    Mollabası, hiç bir şey diyemedi. Sustu. Uzun  çatışma  olmasın  diye âyet-i kerîme ve hadîs-i  şerif  okumadım.

     Konuşmalar  tesbit  edilip  Şah'a   bildirildi. İran, Buhara ve Afgan âlimleri ile beraber küfre sebep olan şeylerin hepsini ortadan kaldırarak karar yazılmasını emir eyledi. Mollabaşı şöyle  dedi:

— Şimdi küfre sebep olan şeyler ne ise hepsini ayıralım. Önce gelenleriniz bize kâfir demedi. Fakat sonra gelenleriniz bize kâfir dedi. Bizim sonra gelenlerimiz de size kâfir dedi. Küfre sebep  olan  şeyleri  bildiriniz.

— Şeyhayn'a  (Ebu Bekr  ile  Ömer'e) sövdüğünüz için kâfir oluyorsunuz.

— Mollabası  cevap  verdi:

— Şeyhayna   sövmekten  vazgeçtik.

     Hadi  Hoca  konuşmağa  devam  etti:

— Eshâb-ı  kirama, sapık, kâfir  demekle de  kâfir  oluyorsunuz.

— Eshâb-ı  kiramın  hepsi   müslümandır   ve  âdildir.  Onlara  radiyallahü  anhüm  diyoruz.

— Müt'â nikâhına  (Üç beş günlüğüne avrat kiralamaya)  helâl  diyorsunuz.

— Artık  buna  da  haram  diyoruz.

— Hazret-i Ali'yi üç halifeden üstün tutuyorsunuz. Halifelik Ali'nin hakkıydı diyorsunuz.

— Eshâb-ı  kiramın  en  üstünü  Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, bundan sonra da Ali'dir  diyoruz.  Bunların  halife  olmaları da bu sıra iledir.

     Bahrul-ilim, Mollabaşı'ya sordu:

— İtikadda  mezhebiniz  nedir?

— Eş'ariyye   mezhebidir.

— O halde helâla  helâl,  harama  haram  demek lâzımdır.

— Bu şartı da kabul ettik.

   Ehl-i sünnetin dört mezhebinin sözbirliği ile haram dediği şeyleri yapmamak lâzımdır.

— Bunu da kabul ettik. Şimdi bizim İslâm fıkralarından olduğumuzu söyler misiniz?

     Bahrul-ilim  biraz durakladıktan sonra şöyle dedi:

— Şeyhayna  söğen kâfir olur.

— Şeyhayna  sövmekten  vazgeçtik.  Diğer şartlan da kabul ettik. Artık bizi müslüman saymaz  mısınız?  Bahrul-ilim  yine  aynı  sözü  tekrar etti:

— Şeyhayna sövmek küfürdür. Bundan maksadı, Şeyhayna söğenin tevbesi, Hanefî mezhebine  göre  kabul  olmaz.  Şimdi  sövmekten  vazgeçmek  küfürden   kurtarmaz   demek  idi.   Afgan  Müftüsü  Hamza  Efendi,  söze karıştı:

— Ey Hadi  Hoca,  Acemlerin, Şeyhayna sövdüklerine dair elimizde bir senet var mıdır?

— Hayır yoktur.

— O halde, bundan sonra da söğmeyecekleri için müslüman olamaz demeğe sebep nedir?

— Böyle  ise  müslümandırlar.

    Bunun  üzerine  hepsi  ayağa  kalkarak  müsafaha ettiler ve bana dönerek «şahit ol» dediler  ve  dağıldık.

    Mollabaşı'nın  emri  ile   uzunca   bir   karar   yazıldı.   Altı  iştirak eden âlimlerce imzalandı.  (Bu kararın son paragrafı şöyledir.)

— «Ey Acemler, Dört Halifenin üstünlükleri, halife oldukları sıra üzeredir. Her kim bunları kötülerse, lekelemeğe dil uzatırsa, söğerse, çoluk çocukları ve kanı Şah'a helâl olacaktır. Allah'ın, meleklerin, Kitabın ve Peygamberlerin laneti (Eshâb-ı kirama dil uzatanların  üzerine  olsun.)»

      Şah  tarafından  uzunca  bir  ferman  hazırlandı.  (Bu fermanın bir paragrafı şöyledir:)

   «Derin ve üstün alim Mirza Muhanımed Ali hazretlerine emir eyledim ki, bu «Fermanı hümayunumuzu» bütün Iran şehirlerine yaysın. Milletim de işitip kabul eylesin. Buna  uymayıp  karşı gelmek, Allahü Teâlânın azabına Şah'ın da gazabına sebep  olacaktır.  Böyle  bileler.»

     (Millî FİKİR'in notu: Hucec-i Kat'iyye'nin tam metin Türkçe tercümesi Vesiletün-Necat  kitabında vardır. Türkiye'deki Humeynici rafîziler, Caferiyye mezhebini hak mezhepler arasına soktular, hattâ  Şeyhayna  küfretmenin  küfür  olmadığını  bile  yazdılar. Bu  vesikalı  şamardan  sonra  da  hâlâ  İran  rafîzilerinin  sapık   yolunu   hak  sanan mezhepsizler  çıkarsa   binlerle   yazıklar  olsun.) (M. Ali  Demirbaş,Mezhepsizler,  C/2,  sh:276-295.  Milli  Fikir  Yayınları.Çorum)