ONUNCU  BÖLÜM  HULÛLİYYE

"Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onuncusu, el-Hulûliyye fırkalarının anlatılması ve İslâm fırkalarının dışına çıkışlarının açıklanması hakkındadır.

Bir bütün olarak Hulûliyye, her biri İslâm devletinin içinde olan on bir fırka idi. Hepsinin maksadı, Yaratıcı'nın Birliği hakkındaki  görüşü  bozmaya  yönelmişti.  Bu  fırkalar, çoğunlukla, Râfızîlerin Gulât'ındandır. Nitekim  Sebeiyye, Beyâniyye,  Cenâhıyye, Hattâbiyye ve Nemîriyye  fırkalarının hepsi de Hulûliyye'dendir. Bunlardan sonra Ceyhun nehrinin ötesinde el-Mukannaiyye ortaya çıktı. Merv'de, kendilerine Rizâmiyye (1) denen bir topluluk ile kendilerine Berkûkiyye denen bir topluluk çıktı. Onlardan sonra  Hulûliyye'den,  kendilerine  Hulmâniyye  denen bir topluluk, el-Hallâc olarak bilinen el-Huseyn b. Mansûr'a (2)  mensup Hallâciyye denen  bir  topluluk  ile  İbnu'l Ebî'l-'Azâfir'e mensup el-'Azâfira (3) denen  bir  topluluk  ortaya çıktı.  Bu  Hulûliyye  topluluklarını,  haramların  helâl  kılınması  ve farzların terkedilmesi  konularında kendilerine  katılan  el-Hurremiyye'den  bir  topluluk takîb etti.  Şimdi  onların  inançlarını  kısaca anlatacağız.  (......)  (Abdulkahir el-Bağdadi,  El-Fark Beyne'l-Fırak, sh:198)   (Şimdi  bu  İslam dışı  fırkaların  onuncusu  olan  Hallaciye  fırkasını  verelim.)

10) Hallâciyye:

el-Hallâciyye'ye gelince., bunlar, el-Hallâc olarak bilinen Ebû'l-Muğîs el-Huseyn b. Mansûr'a mensupturlar. Bu şahıs Fars ülkesinden «el-Beydâ» denen bir şehirdendi. Başlangıçta tasavvuf görüşleri ile uğraşıyordu ve o zamanki ifadeleri, sûfîlerin «şath» (cezbe hâli) dedikleri nevindendi. Bu yol, insanı, biri güzel ve övülen, öteki de çirkin ve istenilmeyen iki yoldan birine götürebilir. Muhtelif ilimleri -ister ihtisasla ilgili olsun, ister genel kültürle alâkalı olsun-bildiğini iddia ediyordu. Bağdad ve Horasan'daki Tâlekan halkından bir topluluk ona kandılar.

Kelâmcılar, fakîhler ve sûfîler, onun hakkında ihtilâfa düştüler. Kelâmcıların çoğunluğu, onun tekfiri ve Hulûliyye'ye mensup biri olduğu hususunda birleşmişlerdir. Fakat Basra'lı Sâlimiyye kelâmcılarından bir topluluk, onu benimsemiş ve sûfîlerin manevi hakîkatları sınıfına nisbet etmişlerdir.  el-Kâdî Ebû Bekr Muhammed b. et-Tayyib el-Eş'arî (el-Bâkıllânî) -Allah ona rahmet eylesin- onu, sihirli formüller ve olağanüstü şeyler yapanlar sınıfına dâhil etmişti. O, Mu'tezile'nin kendi prensiplerine dayanarak nübüvvetin delillerini doğrulamakta düştükleri çaresizliği gösterdiği kitabında, el-Hallâc'm olağanüstü işlerini ve kerametlerinin şekillerini anlatmıştır.

Fakîhler de el-Hallâc'ın durumu hakkında ihtilâfa düştüler. Ebû'l-Abbâs b. Sureye' (18), kendisinden onun öldürülmesinin doğru  olup-olmadığı  hakkın da  fetva  istedikleri  zaman,  kararsız  kalmıştır.  Ancak  Ebû Bekr Muhammec b. Dâvud (19), onun  öldürülmesinin  caiz  olduğu  hususunda  fetva  vermiştir.

Sûfîlerin  ileri  gelenleri de  onun  hakkında ihtilâfa düşmüşler ve Amr  b. Osman  el-Mekkî  (20)  ile Ebû Ya'kûb el-Akta'(21)  ve  sufîlerden bir topluluk,  ondan uzaklaşmışlardır. Amr b. Osman dedi ki: «Bir gün onunla birlikte yürüyorduk. Kur'an'dan  bir  iki âyet okudum. Bunun üzerine bana, 'Bunun bir benzerini söylemek, benim için, pekâlâ mümkündür' dedi.»  Rivayet  edildiğine  göre,  el-Hallâc, bir gün Cüneyd'e uğramış ve ona, «Ben Hak'kim (Ene'l-Hakk)» demiştir. Bunun üzerine Cüneyd, «Sen Hak'la berabersin; şimdi kim bilir (kanınla) hangi kütüğü (darağacını) lekeliyeceksin?»  cevabını vermiştir.  Böylece  onun,  el-Hallâc  hakkında söyledikleri tahakkuk etmiştir; çünkü o, bu olaydan  sonra  asılmıştır.  Sûfîlerden bir topluluk ise,  onu  kabul  etmiştir.  Bağdad'da  Ebû'l-Abbâs  b. Atâ (22), İran'da Ebû Abdillah b. Hafifi), Nîşâpûr'da  Ebû'l-Kasım  en-Nasrâbâdî (24) ve kendi bulunduğu çevrede Fâris ed-Dîneverî (25) bunlar  arasındadır.

Onu  küfre  ve Hulûliyye'nin görüşlerine nisbet edenlerin onun hakkında naklettiklerine göre, o şöyle söylemiştir: «Kim nefsini  tâatla terbiye eder, dünya lezzetleri ve şehvetlerine sabrederse, Allah'a yakın olanların (el-mukarrebûn) makamına yükselir.  Sonra  o,  beşeriyet sıfatlarından temizleninceye kadar, saflaşmaya ve saflaşmış olanların derecesinde yükselmeye devam  edecektir.  Kendisinde  beşeriyetten  bir  parça  kalmadığı  takdirde,  İsâ  b.  Meryem'e   hulul eden Allah'ın ruhu, ona da hulul eder. O zaman istediği gibi olan şeyden başkasını dilemez ve fiillerinin tamamı, Yüce Allah'ın fiili olur.»  el-Hallâc'ın  kendisinin bu rütbeye ulaştığını iddia ettiğini ileri sürmüşlerdir.

Onun, kendine uyanlara yazdığı mektupları ele geçirenler, bu mektuplarda, şu başlığı kullandığını söylemişlerdir: «Her şekle bürünen Rablerin Rabbinden, kulu filan kimseye...». Yine onlar, ona uyanların kendisine yazdıkları yazıları ele geçirdiler ve içlerinde şunu gördüler: «Ey Zâtların Zâtı ve şehvetlerin gayesinin son bulduğu nokta! Senin her devirde bir şekil içinde görünen ve zamanımızda da el-Huseyn b. Mansûr'un şeklinde görünen olduğuna şahitlik ederiz. Senden âmân diler ve senin rahmetini  niyaz  ederiz,  ey  gaybları  bilen!»

Anlattıklarına  göre  o,  Bağdad'da  Halife  Cafer el-Muktedirbillah'ın  maiyeti ve ailesinden bir kısmının teveccühlerini kazandı. Bunun üzerine Halife, onun fitnesinin kötülüklerinden korktu ve onu hapsetti. Fakîhlerden, kanı hakkında fetva istedi   ve  hemen,  Ebû  Bekr b. Davud'un onun kanının helal olduğu yolundaki fetvasına kulak verdi.  Hâmid b. el-Abbâs'a ona bin kırbaç vurmasını, ellerini ve ayaklarını kesmesini emretti. O da bunu böylece 309 yılı Zû'1-Ka'de'sinin bitimine altı gün  kala  Salı günü  (26.Mart.922)  yerine  getirdi.  Sonra  o, asıldığı  darağacından, üç  gün  sonra  indirildi; yakıldı ve küller  Dicle'ye  atıldı.

Ona mensup olanlardan bir kısmı, onun öldürülmediğini; canlı olduğunu ve ancak onun yerine konulan benzerinin öldürüldüğünü  ileri  sürdüler.

Sûfîlerden ona bağlı olanlar, onun birtakım keramet hallerine vâkıf olduğunu ve durumunun gizli kalması gerektiği halde, bunları  halka gösterdiğini ve bu yüzden kerametleri inkâr edenlerin hükmü ile cezalandırıldığını ileri sürdüler. Bunlar, tasavvuf  hakikatinin, zahiri örtü, bâtını da takdis olan bir hâl olduğunu ileri sürdüler ve el-Hallâc'ın bâtının yüceliği hususunda,  onun  elleri  ve  ayakları  kesilirken  söylediği  rivayet  edilen şu sözleri delil gösterdiler:  «Birin birliğine bir yeter.»

Bir gün kendisine günahlarından sorulduğunda şu beyiti söyledi:

O üç harftir; içinde yabancı harf yoktur,

Ve ikinci yabancı vardır ve söz kesildi.

O, bununla Tevhîd'e işaret etmiştir." (202-204)  Nizameddin DEMİR"                Abdullah AZİZ