
GADİR-İ HUM TEORİSİ
"Avf İbnu Malik Radıyallahu anhh anlatıyor: "Rasululllah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Yahudiler (İsrailoğulları) yetmiş bir fırkaya bölündüler, onlardan sadece bir fırka cennetliktir, yetmiş fırka cehennemliktir. Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan da yetmiş bir fırka cehennemliktir, sadece biri cennetliktir. Muhammedin nefisi elinde olan Zat'ı Zülcelal'e yemin olsun! Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecek, bunlardan biri cennetlik, yetmiş ikisi cehennemliktir." (1)
Muteber birçok kaynakta yer alan
"Ümmetin yetmiş üç fırkaya"
bölüneceğine dair Hadis-i Şerif, itikadi mezheplerin teşekkülü ile
yakından alakalıdır. Resûl-i Ekrem (sav): "İsrail
oğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya
ayrılacaktır. Bunlardan biri müstesna, hepsi de cehenneme girecektir" buyuruyor.
Sahabe-i Kiram: "- O müstesma olan fırka hangisidir ya Resûlûllah?" diye
sorunca, Peygamberimiz Efendimiz (sav): "Benim ve ashabımın yolunda olan
cemaattir" (2)
müjdesini veriyor. Yine bir başka Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in:
"Benim ve Raşid halifelerimin sünnetine sarılınız"(3) emrini verdiği
bilinmektedir.
Abdülkadir el Bağdadi "Ümmet'in fırkalara ayrılacağını haber veren"
Hadis-i Şerif'le ilgili olarak şunları zikrediyor: "Ümmetin fırkalara ayrılması
ile ilgili hadisin birçok isnadı vardır. Bu Hadisi, (Allah'ın selât
ve selâmı ona olsun) Nebi'den;
Enes b. Malik, Ebû Hureyre, Ebu'd Derda, Cabir, Ebû Said El Hudri, Übeyy b. Kaab,
Abdulah b. Amr El As, Ebû Ümame, Vasile b. El Eska ve diğerleri gibi
sahabeden birçoğu rivayet etmiştir. İlk dört halifenin (Hülâfa-i
Raşidin); kendilerinden sonra ümmetin fırkalara
bölüneceğini, bunlardan yalnız bir fırkanın kurtuluşa ereceğini
ve diğerlerinin ise dünyada sapıklığa düşüp,
ahiret'te perişan olacağını söyledikleri
rivayet edilmiştir."(4)
Ehl-i sünnet ile Şia arasındaki siyasi ihtilaf; fer'i olmaktan çıkarılmış, imani bir mesele haline getirilmiştir. İmam-ı Şehristani, Şia'nın tezini şöyle ifade etmektedir: "Şia şu görüştedir: İnsanların şeriatın hükümlerini koruyacak bir imama olan ihtiyacı, bir peygambere olan ihtiyacı gibidir. Masum imam, yeryüzünde Resul-i Ekrem (sav)'in naibidir. Başkasına naib olmak, ancak onun izniyle ortaya çıkar. Dolayısıyle imamın nass ile tesbit edilmiş veya bir masum tarafından tayin edilmiş olması şarttır. (5) Hz. Ali (ra) veda haccının dönüşünde; 'Gadir-i Hum' denilen mekanda, vahiy gereği olarak imamet makamına getirilmiştir. (6) Şia'nın siyaset anlayışına göre, 'imamın (devlet başkanının) nass ile tesbit veya masum birisi tarafından tayin edilmiş olması' şarttır. İmamet, dinin rüknü ve İslam'ın temelidir. Hiçbir peygamberin bundan gafil olması ve bu işi ümmete havale etmesi caiz değildir. Aksine peygamberin imam tayin etmesi vaciptir. Bu imamın, büyük ve küçük günahlardan masum olması gerekir"(7) Bu itikad, demokrasinin her çeşidini reddeden bir keyfiyete haizdir. Bir kimsenin Alevi-Şii olabilmesi için, masum imama ve onların naklettiği şeriata iman etmesi şarttır." (Yusuf Kerimoğlu)
GADÎR-İ HUM HADÎSİ
Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mekke-i mükerremeden Medîne-i
münevvereye giden yol üzerindeki
Gadîr-i Hum denilen vâdide
buyurduğu hadîs-i şerîf.
Peygamber efendimiz Hudeybiye andlaşması veya Vedâ haccı dönüşünde Eshâb-ı
kirâmla (arkadaşlarıyla) birlikte Gadîr-i Hum denilen
mevkiye geldiklerinde istirâhat edip, namaz kıldıktan
sonra hutbe okudu ve; "Ben de insanım.
Bir gün ecelim gelecek. Size Allah'ın kitâbını (Kur'ân-ı
kerîm) ve Ehl-i Beytimi (ev halkımı)
bırakıyorum. Kur'ân-ı Kerîmin gösterdiği yola
sarılınız! Ehl-i Beytimin kıymetini biliniz"
buyurdu. "Ey insanlar! Siz ne üzerine şehâdet
edersiniz?" diye sordu. "Allahü Teâlâdan başka
ilâh bulunmadığına, Muhammed aleyhisselâmın da
Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederiz" dediler. Peygamber efendimiz;
"Sizin velîniz kimdir?"
diye sorunca; "Bizim velîmiz
Allahü teâlâ ve Resûlüdür"
dediler. Peygamber efendimiz;
"Ey insanlar! Ben size kendi
cânınızdan evlâ değil miyim"
diye sorunca;
"Evet yâ Resûlallah!"
dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz;
"Ben kimin mevlâsı
isem, Ali de onun mevlâsıdır
(beni seven ve yardımcı bilen
kimse, Ali'yi de yardımcı bilsin).
Allah'ım ona dost olana dost,
düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et!"
buyurarak duâ etti. Peygamber
efendimiz
Gadîr-i Hum
mevkiinde buyurduğu için,
Gadîr-i Hum
hadîsi denildi.
Hazret-i Ali'yi seviyoruz
deyip, Eshâb-ı kirâmın geri
kalanına söğen kimseler, Gadîr-i Hum
hadîsini ileri sürerek halîfeliğin
Hazret-i Ali'nin hakkı olduğunu, Ebû
Bekr, Ömer ve Osman (r.anhüm)
tarafından haksızlıkla gasb edildiğini ileri
sürmeleri doğru değildir. (Abdullah-ı Süveydî) (8)
GADİR-İ
HUM NEDİR?
"Başta Harici'ler olmak üzere
«Ehl-i Sünnet»ten
ayrılan bütün fırkalar, siyasi bazı tezler ileri sürerek taraftar toplama yolunu seçmişlerdir. Bu tezlerin başında da
«Gadir-i Hum» teorisi gelir. Resûl-i Ekrem
(SAV)'in
«Gadir-i Hum» denilen yerde; Hz. Ali (RA)'yı, kendisine
indirllen vahyin gereği olarak
«imamet»
makamına geçirdiğini iddia eden
Şia'nın tutumu bellidir.
Gadir-i Hum: Mekke ile Medine arasında Cuhfe yakınlarında bulunan bir mevkinin ismidir. Zeydiyye hariç Şia'nın iddiası şudur: Reşûl-i Ekrem (SAV) veda hacc'ından dönerken bu yerde konaklamış ve Hz. Âli (RA)'yî kendisine indirilen vahyin gereği olarak «İmamet» makamına geçirmiştir. (9)
Bu siyasi teoriye göre «İmamet»; insanların şahsi reylerine bırakılamayacak derecede kutsal bir görevdir. Tabii aynı zamanda Hz: Ali (RA)'nin «imamet» hakkını gasbettikleri gerekçesiyle; başta Hz. Ebû Bekir (RA), Hz. Ömer (RA) ve Hz. Osman (RA) olmak üzere Sahabe-i Kiram'ın büyük bir çoğunluğu suçlanır. Nitekim İ ran'da; hunhar şahlık rejimini şanlı bir ayaklanma ile deviren Humeyni ve çevresi, «Gadir-i Hum» gününü kutlayarak, bu siyasi teorinin devam ettiğini ilân etmişlerdir.
Caferi Mezhebi'nin muteber kaynaklarında; «Gadir-i Hum»da, Hz. Ali (RA)'nin Vahiyle «Imamet'e» geçirildiğine inanmanın «Farz» olduğu zikredilmektedir. Ancak Hz. Ali (RA)'nin kendisinden önceki Halife'lere «Bey'at» etmesi; bu iddianın tutarsızlığının en büyük delilidir. Çünkü ne Hz. Ali (RA)'nin; ne de başta Hz. Ebû Bekir (RA) olmak üzere diğer S;habe-i Kiram'ın, vahye karşı gelmesi mümkün değildir. Ayrıca Hz. Ali (RA)'nin öz kızını Hz. Ömer (RA)'e nikahlaması; bu konuda, «Takiyye» yapmadığının da, delilidir. (10 )
ŞİA'NIN EN BÜYÜK DELİLLERİ
67. Âyetin çeşitli şekillerde yanlış anlaşılmasına cevap:
"Yüce Allah'ın: "Ey Peygamber. Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan O'nun risâletini tebliğ etmemiş olursun." (âyet 67) buyruğunun anlatılmasında müslümanlardan iki grup yanlışa düşmüştür. Birinci grup bazı sûfilerdir, ikinci grup ise Şia'nın bir kısmıdır.
Sûfilerin bir kısmı; "Rasûlullah (s.a.)'ın yükümlülüğünün, bazı hususları tebliğden ibaret olduğunu, diğer bazı hususların ise tebliğ kapsamına girmeyip, zevklerle bunlara ulaşılabileceğini ileri sürmüşlerdir."
Şia'dan bazı grupların bu konudaki hatalı düşüncelerine gelince: Onlar; "Bu âyet-i kerîme Hz. Ali'nin halifeliği hak ettiğine dair tebliğin yapılması konusundadır ve Rasûlullah (s.a.) bunu Gadir-i Hum günü yerine getirmiştir." diyorlar. Alûsi ise, her iki grubun da görüşlerinin münakaşasını yapmış bulunmaktadır. Biz de bu konuda söylediklerinin bir kısmını aktarıyoruz. Onun bu konudaki açıklamalarını bütünüyle okumak isteyenler tefsirine başvurabilirler.
Şia'nın bu konudaki yaklaşımı
Yine Alûsî, Şia'nın bazı kesimlerinin âyet-i kerîme ile ilgili görüşlerini-sunup, bu görüşlerin münakaşasını yaparken şunları söylemektedir:
"Şia; "Rabbinden sana indirilen" buyruğu ile Hz. Ali (k.v.)'nin halifeliğinin kastedildiğini ileri sürmüştür. Onlar kendilerine ait isnadlarla, Ebu Ca'fer ile Ebû Abdullah (r. anhuma)'dan rivayet ettiklerine göre; yüce Allah peygamberi (s.a.) Muhammed'e Ali (k.v.)'yi halife olarak göstermesini vahyetmiştir. Ancak Hz. Peygamber bunun ashabından bir gruba ağır gelmesinden çekinmesi üzerine, yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi Hz. Peygamber'in yerine getirilmesini emretmiş olduğu işi yapmak üzere onu teşvik etmek için indirmiştir." Hz. Ali'nin halifeliğine dair dayandıkları en güçlü delil Gadir Hum'a dair olan haberdir. Ancak onlar bunu maksatlarına uygun bir şekilde kullanabilmek için oldukça münker ilâvelerde bulunmuşlar, bu haberin rivayetleri arasında uydurma sözler koymuşlar ve bu konuda şiirler dahi yazmışlardır. Nebiyyi Muhtar'ın nassına aykırı hareket ettikleri iddiası ile ashab-ı kirama ta'n etmişlerdir.
İçinde Hz. Ali'nin halife olmasını emreden ifâdelerin bulunduğu Ga
dir'e dair haberlerin ehl-i sünnet tarafından sahih kabul edilmediği ve kesinlikle bunların doğruluklarının reddedildiği bilinen bir husustur. Bu hususta yapılanlara açıklık getirmek ve hakkı bâtıldan ayırdedebilmek için şu açıklamaları yapmamız gerekmektedir:Peygamber (s.a.) veda haccından dönerken Mekke ile Medine arasında, Cuhfe yakınlarında Gadir Hum diye bilinen bir yerde konuşma yaparak Ali (k.v.) efendimizin faziletini ve Yemen'de kendisiyle birlikte bulunan bazı kimselerin onun aleyhinde söylediklerinden uzak olduğunu açıkladı. Çünkü
Hz. Ali âdil birtakım uygulamalarda bulunmuştu ki, Yemen'de onunla birlikte bulunanların bir kısmı bu uygulamaları bir zulüm, bir sıkılık ve bir cimrilik olarak değerlendirmişti. Ali (k.v) efendimiz ise bu konuda haklıydı. Peygamber efendimizin bu hutbeyi yaptığı gün Zilhicce ayının on sekizinci pazara rastlayan günü olup orada bulunan bir ağacın altında konuşmasını yapmıştı.Muhammed b. İshak, Yahya b. Abdullah'dan rivayet ediyor; Yahya da Yezid b. Talha'dan rivayetle dedi ki: "Ali (k.v.) Yemen'den Mekke'de Ra-sûlullah (s.a.) ile buluşmak üzere geldiğinde Rasûlullah'a yetişmek için elini çabuk tutmuş, beraberinde bulunan askerlerin başına kendisinin yerine arkadaşlarından birisini vekil tayin etmişti. Vekil tayin ettiği bu adam, Ali (k.v.) ile birlikte bulunan kumaşlardan, her birisine birer elbiselik verdi. Hz. Ali'nin askerleri kendilerine yaklaşınca onları karşılamak üzere yola çıktı. Onların elbiselere bürünmüş olduklarını görünce (komutan kişiye): "Bunlar da ne oluyor?" diye sordu. O da: "Askerler herkesin bulunduğu yere geldiklerinde güzel giyinsinler diye birer elbise dağıttım. Halbuki Ali: Rasülullah (s.a.)'ın yanına varmadan önce bu elbiseleri onlardan al." dedi. Bunun üzerine herkesten elbiseyi aldı ve kumaşların arasına koydu. Onlara yapılan bu uygulamadan dolayı da askerler açıktan açığa şikâyette bulundu."
Yine İbn İshak) Ka'b'ın kızı ve Ebû Sâid el-Hudri'nin hanımı olan Zey
nep'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Askerler Ali (k.v.)'den şikâyet ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) aramızda kalkıp bir konuşma yaptı. Şöyle söylediğini duydum: "Ey insanlar. Ali'den şikayet etmeyiniz. Allah'a yemin ederim ki, o, yüce Allah uğrunda -veya yüce Allah'ın yolunda- oldukça sıkıntıya katlanan bir insandır." Bu hadisi İmam Ahmed de rivayet etmiştir.Yine İbni Abbas (r.a.)'dan onun da Büreyde el-Eslemi'den rivayetine göre şöyle demiştir: Ali ile birlikte Yemen seferine katıldım. Onun katı davrandığını gördüm. Rasûlullah (s.a.)'ın yanına vardığımda Ali (k.v.)'den (övücü olmayan sözlerle) söz ettim. Rasûlullah (s.a.)'ın yüzünün değiştiğini gördüm. Rasûlullah şöyle buyurdu:
"- Ey Büreyde! Ben mü'minlere kendi öz canlarından daha yakın değil miyim?"
-Evet ey Allah'ın Rasûlü, deyince şöyle buyurdu:
"- Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır." Bu hadis-i şerîfi Nesâî de bütün râvileri sika olan kavi ve ceyyid bir isnadla rivayet etmiştir. Ayrıca yalnız kendisinin rivayet ettiği bir başka isnadla da bu hadisi zikretmiş bulunmaktadır. .
Zehebî ise, Zeyd b. Erkâm'dan gelen şu rivayetin sahih olduğunu söylemiştir: Zeyd dedi ki: Rasûlullah (s.a.) veda haccından dönüp Gadir-i Hum'da konaklayınca bazı ağaçlarda gölgeler yapılmasını emretti, sonra şöyle buyurdu: "Bana çağrıda bulunulmuş ve ben de bu çağrıyı kabul etmiş gibiyim. Ben aranızda Sakaleyn'i bırakıyorum: Yüce Allah'ın kitabı ile akrabalarımı, ehl-i beytimi bırakıyorum. Şimdi benden sonra bu ikisine karşı nasıl davranacağınıza dikkat ediniz. Çünkü bunlar hacda benimle bir araya gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Yüce Allah benim mevlâmdır ve ben her mü'minin velîsiyim." Arkasında Ali (k.v.)'nin elini yakalayıp şöyle dedi: "Ben kimin mevlâsı isem, işte bu da onun velîsidir. Allah'ım sen onu velî edineni velî edin. Ona düşmanlık yapana da düşmanlık et." Ağaçlar arasında bulunup da onu gözleriyle görmeyen, kulaklarıyla söylediklerini işitmeyen hiç kimse kalmadı.
Ibn Cerir rivayet ediyor... Ali b. Zeyd'den ve Ebu Harun el-Ubeydi'den ve Musa b. Osman'dan, onlar el-Bera'dan rivayetle dedi ki: Veda haccında Rasûlullah (s.a.) ile birlikteydik. Gadir-i Hum'a varınca iki ağacın altı Rasûlullah (s.a.) için hazırlandı ve onunla birlikte bulunanlar topluca namaza çağrıldı. Rasûlullah (s.a.) Ali (k.v.)'yi çağırarak elinden tuttu ve sağ tarafında ayakta durdurup şöyle dedi:
"- Ben her kişiye kendi öz nefsinden daha yakın değil miyim?" Orada bulunanlar, •
- Evet, dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
"- İşte ben kimin dostu isem, bu da onun dostudur. Allah'ım onu dost edineni sen de dost edin, ona düşmanlık edene sen de düşmanlık et." Daha sonra Ömer b. Hattab (r.a.) onunla karşılaştı ve ona:
"Ne mutlu sana, dedi. Sen artık sürekli olarak her mü'min erkeğin ve
kadının dostusun. (Velîsisin)." Ancak bu zayıf bir rivayettir. Hadis âlimleri Ali b. Zeyd'in, Ebû Harun'un ve Musa'nın zayıf kimseler olup rivayetlerine güvenilemeyeceğini söylemişlerdir. Yine senedde Şiî olup rivayet reddedilen Ebû İshak da vardır.Dumra, isnadını kaydederek, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (s.a.), Ali (k.v.)'nin elini yakalayınca şöyle dedi: "Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur." Bunun üzerine yüce Allah: "Bugün size dininizi tamamladım." (âyet 3) buyruğunu indirdi. Daha sonra Ebû Hureyre dedi ki: "İşte o gün Gadir-i Hum günüdür. Her kim Zilhicce'nin
on ikinci günü oruç tutarsa Allah ona altmış ay oruç tutmuş gibi ecir yazar."Ancak bu hadis son derece münker bir hadistir. EI-Bidâye ve'n-Nihâye'de mevzu bir hadis olduğu açıkça ifâde edilmiştir. Ebû Ca'fer b. Cerir et-Taberi, Gadir hadisine özel olarak eğilmiş ve bu konuda iki ciltlik bir eser hazırlayarak bu hadisin diğer bütün yollarını ve lâfızlarım kaydetmiştir. Bu konuda güvenilir güvenilmez ne bulursa yazmıştır. Sahih, zayıf ve uydurma, bütün rivayetleri orada toplamıştır. O birçok muhaddisin benzeri izledikleri şu metodun aynısını izlemiştir: Birçok muhaddis belli bir konuda ne kadar rivayet varsa hepsini bir araya toplarlar, sahih ve zayıfı birbirinden ayırdetmezler. Aynı şekilde, büyük hafız Ebu'l-Kasım İbn Asâkir de böyle yapmıştır. O da -bu hutbe ile ilgili birçok hadis-i şerif rivayet etmiştir. Bütün bunlarda esas rivayet bizim kendisine işaret ettiklerimiz ve Şia'nın ileri sürdüğü Hz. Ali'-nin halifeliğinden söz etmeyen diğer benzeri rivayetlerdir. Zehebi'den nakledildiğine göre: "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır." kısmı rnütevatir olup, Rasûlullah (s.a.)'ın bunu söylediğine inanılır, ancak: "Allah'ım onu dost edineni sen de dost edin." isnadı kuvvetli bir fazlalıktır. Zilhiccenin onsekizinci gününü oruçla geçirmeye dair olan ifade ise sahih değildir. Allah'a yemin ederim ki, sahih de olamaz, çünkü işaret edilen âyet, (Maide 3. ayet) Gadir Hum gününden birkaç gün önce Arefe gününde nazil olmuştur.
Buharı ile Müslim ise, Sahih'lerinde Gadir'e dair herhangi bir şey rivayet etmemişlerdir. Çünkü bu konuda onlar rivayetin kabulü için öngörülen şartlara uygun herhangi bir haber bulmamışlardır. Şia ise onların böyle bir rivayette bulunmamalarının sebebini kusurları ve bu konudaki taa.s,subları-na bağlamaktadır ki, onlar böyle bir durumdan uzak ve münezzehtirler.
Şunu da belirtelim ki, raşid halifeler arasında fazilet derecesi veya halifeliğe Hz. Ali ve onun evlâdına has olduğu konusu şia âlimlerinin usûle dair incelemelerine aldıkları konulardır. Ehl-i Sünnet ve'l- Cemaat ise, tahkiklerini kabul etmeye devam edeceklerdir —hak da budur—, Şia da kendi tahkiklerini kabul etmeye devam edeceklerdir. Biz, bütün insanlardan insaflı davranmalarım, nezih ve ilmi tahkiki kabul etmelerini istediğimiz gibi, aynı zamanda tarihte ve hali hazırda olmayan herhangi bir konunun genel olarak bütün müslümanların düşmanlarının işine yarayacak şekilde müslümanla-rın birliğine olumsuz bir etkisinin olmamasını diliyoruz." (11)
KAYNAKLAR
(1) (Prof. İbrahim Canan, Kütüb-i
Sitte Muhtasarı, C/17, sh:534. Hadis NO: 1211.
(3992) 7198)
(2) Sünen-i İbn-i Mace-İst:
1401, Çağrı Yay. C: 2, Sh: 1322, Had. No: 3993. Ayrıca Sünen-i Tirmizi, Sünen-i
Ebû Davud ve Sünen-i Darimi.
(3) Molla Hüsrev-Dürerû'l Hükkam-İst: 1307, C: 1, Sh: 119, ayrıca Sünen-i İbn-i
Mace (1, 16, 42), El Müsned (4 126-27), Sünen-i Dârimi, Mukaddeme: 16.
(4) Abdülkadir El Bağdâdi-El Fark beyne'l firak-İst: 1979, Kalem Yay. Sh: 9.
(5) İmam-ı Şehristani-
Nihayetü'l İkdam fi ilmi'l kelam- Kahire: 1948 Sh: 484.
(6) Ayetullah Kuleyni- Usul-i Kafi-Tahran: 1397 C:2 Sh: 72 vd.
(7) İbn-i Haldun- Mukaddeme- Kahire: ty C: 2 Sh: 697
(8) Ahmet Berk Dini sözlük "Gadir-i Hum" Maddesi.
(9) (Geniş bilgi için/ Doç. Dr. Efhem R. Fığlalı -Çağımızda İtikadi İslâm Mezhepleri - İst: 1980, Selçuk Yay. Sh: 108 vd. Ayrıca Ayetullah Kaşif'ül Gıta - Caferi Mezhebi ve Esasları - İst: 1979 (3 Bs) Sh: 50-55, Ayetullah Humeyni - İslâm Fıkhında Devlet - Sh: 65-66 «Tekvin-i velayet» bölümü).
10-(Yusuf Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler,C/1, sh:194. Ölçü Yay.1989-İst.)
11-Said Havva, El-Esas Fit-Tefsir, C/4, sh:134-142, Şamil Yay. İst.,
![]()