FIKH-I  EKBER

                           (İmam-ı   A'zam  Ebû  HANÎFE)                            

                                       (Hicri: 80-150----Miladi:679-767)

         Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

         İmanın Esasları:

1-Allah'ı birlemenin esası, buna da kafi ve şüphesiz inanmanın en doğru ifadesi:
     "Allah'a,
     Meleklerine
     Kitaplarına
     Peygamberlerine
     Öldükten sonra dirilmeye
     Kadere, yani hayır ve şerrin Allah'ın takdiri ile olduğuna, Hesaba, Mizana, Cennet ve Cehennem'e inandım-, bunların hepsi    haktır." demektir.

       Allahu   Teâlâ'nın Sıfatları

2-Allahu Teâlâ birdir. (Bu birliği) Sayı itibariyle değil ancak ortağı (eşi) olmaması yönündendir. (Delil olarak) de ki: "Allah birdir. Allah sameddir.1 Doğmamış ve doğurmamıştır. Onun bir eşi ve dengi yoktur."2

3-Cenab-ı Hak yarattıklarından hiç bir şeye benzemez, yarattıklarından hiç bir şey de O'na benzemez.

4-O isimleriyle, zâtına ve fiiline has sıfatlarıyla ezelî ve ebedîdir. (Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur.)
      a) Allah'ın zâti sıfatlan : Dirilik, kudret bilmek, söylemek, işitmek, görmek, irâde etmektir.3
      b) Fiili sıfatları: Yaratmak, rızık vermek, yapmak, örnek-siz var etmek, sanatla yaratmak (ve sanatlar icâdetmek) ve bunlar   gibi başkaları da fiilî sıfatlardandır.

5-Hak Teâlâ, isimleriyle, sıfatlarıyla (varlığı) ezeli ve ebedidir. O'nun için hiç bir isim ve sıfat sonradan olmamıştır. ) Hak Teâlâ -bilgisi ile dâima bilmektedir, bilgisi ezeli bir sıfatıdır.
     b) Kudreti ile dâima kaadirdir; kudret O'nun ezeli bir sıfatıdır.
     c) Kelâmı ile söyler-, söylemesi ezeli bir sıfatıdır.
     d) Yaratmasıyla (yaratıcılığı ile) dâima yaratır; yaratmak O'nun ezeli bir sıfatıdır.
     e) O, yapmasıyla dâima yapar; yapması ezeli bir sıfatıdır.
     f) Yapan Allah Teâlâ'dır. Yapması, ezeli bir sıfatıdır. Yapılan ise yaratılmış bir şeydir. Allah Teâlâ'nın yapması, yaratılmış değildir.
    g) Allah Teâlâ'nın sıfatları ezelidir; sonradan olmuş ve yaratılmış değildir. Her kim "Onlar sonradan yaratılmış veya sonradan olmuştur" derse, kim de onlar hakkında (sonradan yaratılmış yahut sonradan olmuştur diye) şüphe eder veya tereddüt ederse  o,  Allah Teâlâ'yı inkâr etmiş- (hükmünde) olur.

6-Kur'an-, Allah kelâmıdır. Mushaflar da yazılı, gönüllerde saklı (hafızalarda ezberde) ve dillerde okunmaktadır. O Peygamberimiz (s.a.v.) 'e indirilmiştir.

7-Kur'an kelimesini söylememiz, onu yazmamız ve onu okumamız yaratılmıştır (mahluktur). Kur'an (in kendisi) ise (Allah kelâmı olduğundan) yaratılmış değildir.

8-Hak Teâlâ'nın Kur'an'da Musa'dan ve diğer peygamberlerden -Allah'ın selâmı üzerlerine olsun- Fir'avn'dan ve iblisten haber olarak bahsettiği şeylerin hepsi Allah kelamıdır. Allah'ın kelâmı ise (hiç bir zaman) yaratılmış değildir. Hazret-i Musa'nın ve diğer yaratıkların sözleri yaratılmıştır. Kur'an ise, Allah Teâlâ'nın kelâmı olup (yaratılmış değil) ezelidir (başlangıcı yoktur). Onların kelâmı ise, ezeli değildir.

9-Musa aleyhisselâm, Allah'ın kelâmını işitti. Nitekim Hak Teâlâ Kur'an'da: "Allah Musa'ya hakikaten söyledi"4 diye zikretmiştir. Şüphesiz ki Allah, Musa aleyhisselâma söylemeden de kelâm sıfatına sahipti. Hak Teâlâ, halkı yaratmadan evvel ezelde yaratıcı idi. Hiç bir şey onun misli (benzeri) değildir. O, (her şeyi) hakkıyla bilir ve görür. Hazret-i Musa'ya söylediği zaman da, ezeli sıfatı olan kelâm sıfatıyla hitabetti. '

10-O'nun sıfatlarının hepsi, yaratılmışların sıfatlarından başkadır.
        a) O bilir, fakat bizim bilişimiz gibi değil.
        b) O, kudret sahibidir, fakat bizim kudretimiz gibi değil.
        c) O görür, ama bizim görmemiz gibi değil.
        d) O işitir, ama bizim işitmemiz gibi değil.
        e) O söyler, ama bizim söylememiz gibi değil. Biz bir takım uzuv ve harflerle söyleyebiliriz; Allahu  Teâlâ hiç bir a'za ve harfler olmaksızın söyler. Çünkü harfler yaratılmıştır, Allah'ın kelâmı ise yaratılmamıştır.

11-Allahu  Teâlâ bir şey (bir varlık) dır, ama eşya gibi bir şey değildir. Varlık olmasının manası: Cisimsiz, cevhersiz, arazsız,5 hadsiz,4 zıtsız, eşsiz ve benzersiz olarak (varlığı) sabit olmasıdır.

12-Allahu  Teâlâ Kur'an'da zikrettiği gibi, kendine mahsus eli, yüzü ve nefsi (gönlü) vardır. Allahu  Teâlâ'mn Kur'an'da andığı yüz, el ve nefsi, kendisine mahsus ve nasıl oldukları bizce bilinmeyen sıfatlarıdır. Elden maksat, kudretidir veya ni'metidir? denilemez. Çünkü böyle söylenilmesinde sıfatın iptal durumu vardır. Böyle söylemek, Kaderiyye ve Mu'tezile mezhebinin sözüdür. Fakat "el" bizce mahiyeti bilinmeyen ( kendisince bilinen) bir sıfatıdır. Allah'ın gadabı ve rızası da bizce anlaşılmayan iki sıfatıdır.

13-Allahu  Teâlâ eşyayı hiç bir şeyden olmayarak (ve yokken) yarattı.

14-Allahu  Teâlâ, eşyayı yaratmadan ön- ce, onu ezelde bilen takdir eden ve (takdirine göre) hükmünü yerine getirendir.

15-Ne dünyada ne de âhirette hiç bir şey; onun dilemesi, bilgisi, takdiri, hükmü ve Levh-ı mahfuzda yazması olmadıkça olmaz. Fakat O'nun yazması (olacak olan) bir özellik7 yönünden olup hükmetmek (zorlamak)* yönünden değildir.

16-Kaza, kader, dilemek Allah'ın ezeli sıfatlandır ki bizce anlaşılmaz.

17-Allahu  Teâlâ; yok olanı yokluğu halinde, yok olarak bildiği gibi, onu vücuda getirdiğinde nasıl olacağını da bilir.

18-Allahu  Teâlâ, var olanı varlığı halinde, var olarak bildiği gibi, onun yokluğunun nasıl olacağını da bilir.

19-Allahu  Teâlâ, ayakta duranı, ayakta iken bildiği gibi, oturduğu zaman oturuş halini de aynen bilir. Bütün bu durumlarda Allah'ın bilgisi değişmez veya O'nda sonradan (yeni bir bilgi) hâsıl olmaz. Ancak değişme ve ihtilaf, yaratılanlar (m hallerinde ve bilgilerin) de olur.

20-Allahu  Teâlâ insanları (önce) küfür ve imandan soyulmuş olarak yaratmış (yânı imanlı veya kâfir olarak yaratmamış), fakat sonra onlara hitab ederek emirler ve yasaklar vermiştir. (Bundan sonra): Kâfir olanlar; kendi fiili, hakkı inkarı, onu reddetmesi ve Allahu  Teâlâ'nm da ona yardımı kesmesiyle kâfir olmuştur. İman edenler de; kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah Teâlâ'nm da ona muvaffakiyet ve yardımıyla imân etmiştir.

21-Allahu  Teâlâ Âdem 'in neslini, sulbünden önce zerreler (insan atomları) halinde çıkarmış, sonra onlara akıl vererek, hitabetmiş, imânı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da Ö'nun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu (ilk ikrar), onlar için bir iman olmuştur. Artık onlar bu (iman) fıtratı üzere doğarlar. Bu (ikrarı) ndan sonra küfre sapanlar da (imanını, asıl fıtratını) değiştirmiş ve bozmuş olur. Kim de (dünyaya gelip, akıl baliğ olduktan sonra) iman ve tasdik ederse, fıtratında (ki imanda) sebat ve devam göstermiş olur.

22-Allahu  Teâlâ, kullarından hiç birini küfre veya imâna zorlamamış, onları mü'min ve kâfir olarak yaratmamış ancak onları birer şahıs olarak yaratmıştır. Artık iman ve inkâr etme, kulların işidir.

23-Allahu  Teâlâ küfre sapanı, küfrü halinde kâfir olarak bilir. Bundan sonra imân ederse, onu da imanı halinde mü'min olarak bilir ve onu sever. (Kulun küfür ve iman hallerinin değişmesi ve Allah Teâlâ'nm bunları bilmesiyle) O'nun ilminde ve sıfatında bir değişiklik olmaz.

24-Kulların hareket etmeleri ve durmaları gibi bütün işleri, hakikatte kendi kazançları (ve işleridir). Onları yaratan ise Allah Teâlâ'dır. O işlerin hepsi de Yüce Allah'ın dilemesi, bilgisi, takdiri ve hükmü iledir.

25-İyi ve yarayışlı işlerin hepsi Allah'ın emri, sevmesi, rızası, ilmi. dilemesi, kaza ve takdir buyurmasıyla vacip kılınmıştır.

26-Günahların (kötü işlerin) hepsi de yine Allah'ın ilmi takdiri ve dilemesi olmakla beraber O'nun sevmesi, rızası ve emriyle değildir.

27-Bütün peygamberler (salât ve selâm olsun onlara), küçük ve büyük günahlar dan, küfür ve çirkin hallerden uzaktırlar. Fakat onlardan da bazan ufak tefek (geçici) kusur ve yanlışlıklar vâki' olmuştur.

28-Hazret-i Muhammed (s.a.v.); Allah'ın sevgilisi, kulu, rasûlü (kullarının içinde) seçilmiş ve arınmışıdır. O hiç bir zaman puta tapmamış ve göz kırpması kadar (bir an) bile asla Allah'a ortak koşmamış, hem de ne küçük, ne büyük asla hiç bir günah işleme-i mistir.

29-Peygamberlerden sonra insanların üstünü Ebu Bekr-i Sıddık, sonra Hattâb'ın oğlu Ömer'ü'l-Faruk, sonra Affan oğlu Osman-ı Zi'nnureyn, sonra Ebu Tâlib oğlu Aliyyu'l-Murtazâ'dır. (Allah hepsinden razı olsun.) Bunlar doğruluk üzerinde bulunarak ve hakkıyle (sıdkile, ihlas ile huşu ve hudu ile)' ibâdet eden kimselerdir. Biz onların hepsine sevgi ve saygı duyarız. Rasûlü'llah (s.a.v.) 'in ashabından her birim hayırdan başkasıyla anmayız.

30-Günahlardan birini, hatta büyük bir günahı işlemekle, onu helal saymadıkça, bir müslümanı kâfir sayamayız ve ondan iman (İslâm) ismini kaldıramayız. Ona gerçek anlamda mü'min adını veririz. Çünkü bir müslüman kâfir olmadığı halde f asık (günahkâr) bir mü'min olabilir (caizdir).

31-Mestler üzerine meshetmek ve Ramazan gecelerinde teravih (namazı kılmak) sünnettir.10

32-Gerek iyi, gerek günahkâr (fasık) olan her mü'min (imam) m arkasında namaz kılmak caizdir. (Fakat mekruhtur.)

33-"Günahlar, mü'mine zarar vermez" diyemeyiz. "O (günahkâr mü'min)cehenneme girmez de diyemeyiz. Fasık (günahkâr) bile olsa, dünyâdan mü'min olarak ayrılan kimseye "cehennemde ebedî kalacaktır" diyemeyiz.

34-Mürcie'nin dediği gibi "İyiliklerimiz kabul edilmiş, kötülüklerimiz de afvolunmuştur" diyemeyiz. "Fakat bir kimse-, bütün şartlarına uygun, bozucu ayıplardan ve batıl mânâlardan uzak bir amel yapar ve onu kâfirlik ve dinden dönme şeylerle boşa çıkarmaz, nihayet dünyadan da mü'min olarak ayrılırsa, şüphesiz ki Allah Teâlâ onun (o güzel) amelini zayi etmez, üstelik kabul eder ve bundan dolayı ona sevap verir" deriz.

35-Allah'a ortak koşmaksızın ve kâfir olmaksızın (büyük küçük) günahlardan işleyip fakat tevbe etmeden mü'min olarak ölen kimse (nin durumu), artık Allah'ın dilemesine kalmıştır. Dilerse ona Cehennemde azâbeder, dilerse onu affeder ve hiç de ona azabetmez.

36-Amellerin herhangi birinde riya bulunursa, şüphesiz ki bu (riya) onun mükâfatını yok eder. (İbâdet sebebiyle) kendini ve amelini üstün görmek (ucüb) de böyledir. (O da o amelin sevabını yok eder.)

37-Peygamberler için mu'cizeler sabittir (vardır). Evliyâlar için de kerametler hak tır. İblis, Fir'avn ve Deccal gibi Allah'ın düşmanlarına ait mevdana gelen olağanüstü olaylara gelince, haberlerde belirtildiği üzere bu olaylar olmuştur ve olabilir de. Fakat biz onlara "ne mu'cize ne de keramet diyemeyiz; ancak onların ihtiyaç (ve arzu) larının yerine gelmesidir" deriz. Çünkü Hak Teâlâ, düşmanlarının isteklerini, onlara istidrac" olarak ve (sonunda) onları cezalandırmak için yerine getirir. Böylece onlar da (harika işler yaptık-arına) gururlanıp aldanarak azgınlık ve küfürlerini artırırlar. Bunların hepsi mümkündür ve caizdir.

38-Allahu Teâlâ yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızkı verici idi. (Çünkü sıfatları ezelidir.)

39-Allahu  Teâlâ âhirette (mü'minler tarafından) görülecektir. Mü'minler O'nu cennette, aralarında bir mesafe olmaksızın, nasıllığı anlaşılmaz, anlatılmaz ve (bir şeye) benzetilmez bir halde, baş gözleriyle göreceklerdir.

40-İman (dil ile) ikrar ve (kalp ile) tasdikten ibarettir. Gökteki (melek) lerin ve yeryüzündekilerin imanı, inanılacak şey bakımından ne artar ne eksilir. Fakat yakin ve tasdik (in kuvveti ve derecesi) bakımından artar ve eksilir.

41-Mü'minler iman ve tevhid (Allah'ı birleme) hususunda birbirlerine eşittirler. Fakat amellerde (üstünlük bakımından) birbirinden farklıdırlar.

42-İslâm, Allah'ın emirlerine teslim olmak ve boyun eğmektir. Lügat anlamı itibariyle iman ile İslâm arasında fark vardır. Fakat İslâm'sız iman, imansız da İslâm olmaz. Bunlar (insanın) içi ile dışı gibidirler.

43-Din, iman, İslâm ve şeriatlara verilen bir isimdir.

44-Biz Allahu  Teâlâ'yı, kitabında bütün sıfatlarıyla kendisini vasfettiği kadarıyla şanına layık olarak bilebiliriz (zatının hakikatini bilemeyiz.)

45-Hiç kimse Allahu Teâlâ'ya, şanına lâyık olan ibâdetle ibâdet etmeğe muktedir değildir. O'na ancak Kitabı'nda ve Rasûlünün sünnetinde emredildiği kadarıyla ibâdet edilir.

46-Mü'minlerin hepsi Allah'ı tanımanın, (Ondan gelene) razı olmanın, (O'ndan) , korkmanın ve (O'na) ümit bağlamanın imanında denktirler. (ve öyle olmalıdırlar). Fakat bütün bunlara inanmanın dışında (tatbi- katta) birbirlerinden farklıdırlar.

47-Yüce Allah kullarına karşı lûtufkârdır, âdildir. Bazan sevabı, kulun hak ettiğinden kat kat fazlasıyla verir. Bu O'nun lûtfundandır. Bazan (kulu, işlediği) günahtan dolayı cezalandırır; bu onun adâletindendir. Bazan da onu af f ediverir. Bu da O'nun lûtf undan dolayıdır.

48-Peygamberlerini salât ve selâm olsun onlara ki) şefaati haktır (vardır) Peygamberimiz (s.a.v.) 'in şefaati, günahkâr mü'minlerle, büyük günah işleyenlerden cezayı haketmiş olanlara muhakkaktır.

49-Kıyamet gününde :
       a) Amellerin mizanla tartılması hakdır.
       b) Peygamber (s.a.v.)'in havzı haktır.
       c)Kıyamet günü dâvâlılar arasında iyi likler (in haksızdan alınıp haklıya verilme- siy) le kısas haktır, iyilikleri yoksa, haklının günahlarından indiril (ip diğerine yükletil) mesi haktır ve caizdir.

50-Cennet ve cehennem halen yaratılmış bulunmaktadır. İkisi de ebediyyen yok olmayacaktır. İri ve kara gözlü huriler de hiç ölmeyeceklerdir. Allah Teâlâ'nm cezası da sevabı da ebedî olarak devam eder.

51-Allahu  Teâlâ, kendisinin bir lütfü olarak dilediğine hidâyet eder. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklıkta bırakır. Sapıklıkta bırakması, O'nun hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah razı olacağı işlerde o kulu, muvaffak kılmayıp yardımını kesmesidir. Bu da Allah'ın bir adaletidir. Allah'ın sapıklık içinde kalanları günahlarından dolayı cezalandırması da böylece (adaletinin gereği) dir.

52-"Şeytan, mü'min bir kuldan imanını zorla çekip alır" diyemeyiz. "Fakat kul, imanı terke derse o da o anda imanı ondan alır" deriz.

53-Kabirde Münker ve Nekir'in sorgulan haktır.

54-Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır.

55-Kabir sıkması ve azabı haktır. Bu da bütün kâfirler ve asi (günahkâr) mü'minlerin bazısı hakkında olacaktır.

56-İran âlimlerinin, ismi aziz Allahu  Teâlâ'nın sıfatlarından "el" kelimesinden başkalarını farşça (yani arapçadan başka bir dille)12 söylemeleri caizdir. Hiçbir benzerlik ve nasıllık düşünmeksizin f arşça: "Beruy-i Huda (Allah'ın yüzü)" demek caizdir.

57-Allah'a yakınlık ve uzaklık, mesafenin uzunluğu ve kısalığı bakımından değil, ancak (Allah yanında) şerefli ve hor olma mânasındadır. İtaatli olan (kul), keyfiyeti bilinmemekle beraber, Allah'a yakındır. (Allah'ın emirlerine) âsi olan da, keyfiyeti bilinmemekle berâber Allah'tan uzaktır. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek (Allah'a? yalvaran hakkında vaki olur. Cennette Allah'ın komşusu olmak ve huzurunda durmak da böylece nasıl olduğunu bilemediğimiz tabirlerdir.

58-Kur'an Allah'ın Rasûlü Salla'llâhû aleyhi ve sellem'e indirilmiş olup, bu da Mushaflar da yazılıdır. Kur'an âyetlerinin hepsi de, (Allah'ın) kelâmı mânasında, fazilet ve büyüklük de birbirine denktir. Ancak bunların bazısı için hem zikrin (okumanın) hem de zikredilenin fazileti vardır. Âyetu'l-Kürsi buna misaldir. Çünkü burada zikredilen, Allah'ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu ayete hem zikrin hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. (Ayet-i kerimelerin) bazısında da yalnız okunmanın fazileti vardır. Kâfirlerin bahislerinde olduğu gibi. Bu âyetlerde zikredilenler kâfir olduklarından dolayı onlarda bir fazilet (ve yücelik) yoktur. Allah'ın isimleri, sıfatlarının hepsi, şeref ve ululukta birbirine denktir, aralarında (bu bakımdan) farklılık yoktur.

59-Rasûlü'llah (s.a.v.) 'in annesi ve babası cahiliye üzere (hak dini bilmeden) ölmüşlerdir.

60-Kasım, Tâhir ve İbrahim Rasûlü'llah (s.a.v.)'in oğullarıdır. Fatıma, Rukıyye, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm de Rasûlü'llah (s. a.v)'in kızlarıdır.

61-Bir insana tevhid (itikat) ilminin inceliklerinden bir şey (i anlamak) güç gelir (de tereddüde düşer) se, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, (o meselenin) Allah katında doğru olan şekline inanması gerekir. Bu aramayı geciktirmeye müsâde yoktur. Bu hususa duraklamak (önem vermemekten ileri gelir ki) mâzur görülmez, bırakıp durursa (hükmen) kâfir olur.

62-Miracın haberi de haktır. Kim onu reddederse, sapıklıkta kalan bit'atçı olur.

63-Deccâl'in Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkması, güneşin batıdan doğması, İsa aleyhisselâm'ın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet gününün diğer alâmetleri haktır. Yüce Allah dilediğini doğru yola götürür. (Ya Rabbi bizi de doğru yola ilettiğin kullarından eyle. Âmin.

              DİPNOTLAR
(1) Şan ve şerefi yüce olup, her şey kendisine muhtaçtır, kendisi hiç bir şeye muhtaç değildir-
(2) İhlâs sûresi.
(3) Arapçası: Hayat, kudret, ilim, kelâm, semi', basar, irâde. Subutî sıfatlarda ise bunlara bir de tekvin sıfatı dahil edilmiştir. (Bkz-izmirli Yeni İlmi Kelam, c. 2/104)
(4) (4) Nisa sûresi, 164
(5) Araz: Kendi başına duramayan, varlığının gözükmesi, tutunma sı başka şeye muhtaç olandır. Renk vs- gibi.
(6) Had: Bir şeyin parçalarını söylemek suretiyle onun mahiyetini tarif etmektir
(7) Küçük büyük. çok. sıcak soğuk, günah sevap, irâde amel. hal ve ahlâka dâir sıfatlar.
(8) "Falan mü'min. olsun, falan kâfir olsun." diye..
(9) Şerhu'l Fıkhu'l-Ekber, Li-Ebi'1-Müntehas-
(10) Bu iki sünnetin burada zikri, itikat yönünden de mühim olduğundandır. Çünkü mest üzerine meshin caiz olması, mütevatir derecesine yakın (meşhur) bir hadisle sabit olduğundan, inkar ede nin küfründen korkulur. Yine îmam A'zam'ın teravihten bahsetmesi, şîîleri reddetmek içindir. Çünkü onlar teravihi ve mest üzerine meshi inkar edip abdest alırken ayaklarına meshetmişlerdir. (A. g. e. s. 18)
(11) İstidrac : Azdıran ve felâkete götüren bir yükseliş.
(12) (Şerhu'l Fıkhu'l Ekber. Ebu'l- Münteha s:28)