EHL-İ SÜNNETİN DOĞUŞU
Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaat 'i n tarifi ile ilgili alıntılarımızı ortaya koyduktan sonra bir noktaya işaret etmekte fayda vardır. İçinde yaşadığımız alem imtihan alemidir. Müslümanlar değişik vesile ve vasıtalarla imtihana tabi tutulmaktadırlar. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaatten ayrılan fırkaların ayrılması da bir imtihan vesilesidir. "Nitekim Resül-i Ekrem (sav): "İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri müstesna, hepsi de cehenneme girecektir." buyuruyor. Sahabe-i Kiram :" O müstesna olan fırka hangisidir ya Resulullah?" diye sorunca, Peygamber Efendimiz (sav) : "Benim ve Ashabımın yolunda olan cemaattir" müjdesini vermiştir." (96)
Dersimizin konusu olan bu hadisi şerifin ışığında "Ehl-i Sünnet nasıl doğmuştur? Niçin ehl-i sünnet ismini tercih etmişlerdir? Diğerlerinin Ehl-i Bid'at olarak isimlendirilmesinin sebebi nedir?" suallerine cevap vermeye gayret edelim. Allahü Tealâ (CC) 'nın kitabında yer alan müteşabih ve mücmel ayet- i Kerimeleri; mücerred akılla tevil eden ve siyasi ihtiraslarına kapılan zümreler, Hz. Ebu Bekir (ra)'in hilafeti döneminde ortaya çıkmışlardır. Hz. Osman (ra)' şehadetinden sonra, fitne alabildiğine artmış ve gayr-i müslimlerin felsefi teorileri gündeme girmiştir. Hz. Hüseyin (ra)'in Kerbelâ'da feci şekilde şehid edilmesi, tartışma konularını artırmıştır. İtikadi fırkaların, siyasi ihtiraslarla da ilgisi vardır. Mesele ile ilgili olarak Süleyman Karagülle'nin görüşü şöyledir: "İlk ayrılık bir devlet başkanı kabul etmeme temayülünden doğdu. 'Biz kitabı kabul ederiz amma artık Peygamber ölmüştür, bir halifeye ne gerek vardır' diyen kimseler çıkmıştır. Halbuki Sahabiler bir halife üzerinde ittifak etmişlerdir. Böylece bir devlet başkanı kabul etmeyenlere "Ehl-i Dalalet" denmiştir. Hz. Ebu Bekir (ra)'in başkanlığında toplananlara ise "EHL-1 SÜNNET VE'L CEMAAT" denilmiştir(..). "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat" tabiri (Kur'an'da) geçmiyorsa da aynı anlama gelen "Rasule isyan edip mü'minlerin yolundan ayrılan" (97) tabiri Kur'an'da geçmektedir ki, en belirgin bir şekilde "Ehl-i sünnet ve'l cemaati" tarif etmektedir.
Literatürde ise Hadis kitaplarında rastlanacaktır. Hz.Ebu Bekir (ra)'in halifeliğinde bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir. Böylece ÎCMA' gerçekleşmiştir. Demek ki Sahabe ve Tabiinin yolunu izleyenlere "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat" denir. Sahabenin ittifak ettiği hususlarda ıslarla onlara muhalefet edenlere FIRKA-Î DALLE denilir." (98) "Hicri birinci asır içinde önce Kaderiyye, Cehmiye ve Şia, sonra Mutezile zuhur edip toplum içinde ayrılıklar ve Allah'ın sıfatları, kaza ve kader gibi tartışma dışı bırakılan konular üzerinde tartışmalar başlayınca, bunlara cephe olanlar (fırkalarla ilgili) hadislere atfen kendilerine EHL-Î SÜNNET VE'L CEMAAT demişlerdir." (99)
Konumuzla ilgili olarak Yusuf Kerimoğlu Hocamız ise: " Resul-i Ekrem (sav) daha hayatta iken Sahabe-i Kiram'ı 'ÎCTÎHAD' etmeye teşvik etmiştir.. Resul-i Ekrem (sav)'in ölümünden sonra Sahabe-i Kiram arasında ictihadi farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Bunu bahane eden bazı çevreler Sahabe-i Kiram'dan bazılarını 'Küfürle’ itham etmeye başlamışlardır. Bilindiği gibi Şia’nın iddiası; "Hz. Ali (ra)'nin Allahü Teala (c.c) tarafından vahiyle halife tayin edildiği Resül-i Ekrem (s.a.v)'in "Gadir-i Hum" da bunu tebliğ ettiğidir." Şia fırkası, bazı hadisleri tevil ederek; Sahabe-i Kiram 'ın, Hz.Ali (ra)'nin hilafet hakkını gasbettikleri (ve bu husustaki kat'i nassı reddettikleri) iddiasındadır. Ayrıca Gadir-i Hum'u bahane ederek, Sahabe-i Kiram'ı dinden dönmekle suçlayanlara rastlanmıştır. Hz.Ali (ra)'nin "vahiyle halife tayin edildiği" iddiası, elbette tutarlı değildir. Zira bu iddia, başta bu fırkayı mahveder. Çünkü Hz.Ali (ra)'nin Hz.Ebu Bekir (r.a)'e ve diğer halifelere bey'at ettiği, kat'i delillerle sabittir. Bu durumda, Hz.Ali (ra)'nin de "Gadir-i Hum" vakıasını reddettiğini söylemek mümkündür. Çünkü Hz.Ali (ra)'nin Allahü Teala (cc)'nın muhkem bir ayetini veya Resul-i Ekrem (sav) 'in sünnetini reddetmesi mümkün değildir.
Bunun dışında Hariciler; "Hüküm ancak Allahü Teala (cc) 'ya mahsustur" sloganının arkasına sığınarak, hakem tayin ettiği gerekçesiyle, Hz.Ali (ra)'yi mürted olmakla suçlamışlardır. Bu da apaçık bir zulümdür. İşte bu tarihi çizgi içerisinde: "Sahabe-i Kiram'ın tamamını hayırla anarız. Kat'iyyen aleyhlerinde konuşmayız" diyen bir zümre mevcuttur. Bu da EHL-Î SÜNNET'tîr. Tarih boyunca Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat kahir ekseriyettir. Bu günde "Tevhid" mücadelesini sürdüren mü'minlerin kahir ekseriyeti "EHL-Î SÜNNETTİR." (100)
A.Yılmaz Hoca ise: "Ehl-i Sünnet adının alınışı Hz. Ömer (r.a) Efendimizin, "SAPIKLARA KARŞI SÜNNETÎ ÎLERÎ SÜRÜNÜZ. ÇÜNKÜ KUR’AN ÇOK YÖNLÜ YORUMLARA VE TEFSÎRE MÜSAÎTTÎR. AYETLERLE KENDÎLERÎNÎ BAĞLAYAMAZSINIZ. SÎZDE SÜNNET EHLÎ OLUNUZ" anlayışından kaynaklanmış olabilir." (101) Mehmed Çağlayan Hocamız ise: "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat 'in doğuş sebebi şudur; Felsefeyi dine karıştırarak ortaya çıkan sapık fırkalar, Kitab Sünnet ve Ashab'ın müslümanlara vermiş olduğu nezih ve halis inancı bozmaya çalışmalarıyla, bu isimler doğdu. Resulullah (sav) ve Ashabı'nın (r.a) nurlu yolunda gidenlere (EHL-Î SÜNNET VE'L CEMAAT) dendi. (102) Daha sonra "Ehl-i Sünnet tabirine neden ihtiyaç duyulmuştur? Devlet başkanlığı müessesesini tanımayanla veya gayr-ı meşruda olsa biat edilen bir başkan varken, ona isyanı meşru sayanlar olmuş. ÎCMAI' kabul etmeyenler olmuş, içtihadı ya kabul etmemiş yahut ictihad ile imani (îtikadi) meseleleri tesbite çalışanlar çıkmış ve bunlara FIRKA-I DALLE denilmiş ve bunların mukabili olarak asıl müslümanlık üzerinde sebat eden Cemaate de EHL-Î SÜNNET VE'L CEMAAT denmiştir." (103)
Yine Yusuf Kerimoğlu Hocamız: "İctihadi farklılaşmalar sonucunda ortaya çıkan siyasi mücadelelerde, birbirlerini küfürle suçlayan fırkalar ortaya çıkmıştır. Emevi saltanatı döneminde (ki hepsi zorba krallardır) hutbelerde Hz.Ali 'ye lanet okurken, bir zümre de Hz.Ali (ra) için Haşa "O ilahtır" veya Cebrail (as) yanlışlık yapmıştır, gerçek Peygamber Ali'dir gibi (ki Şia'dan Gurabiyye fırkasının inancı budur) saçma sapan sözlere sarılmışlardır..... Bu manzara içinde Ehl-i Sünnet tabirine niçin ihtiyaç duyulduğu anlaşılır." (104) Aslında "Ehl-i Sünnet tabirine ihtiyaç duyulmamıştır. Sünnet ehli olmak zarureti ortaya çıkmıştır. İslam'ın böyle bir isim ve kitle temsiline, teşkiline, tebliğine, savunulmasına, teslim ve tatbikine lüzum hasıl olmuştur. 'Ehl-i Sünnet' tabiriyle çizilen çerçeve, Kitap ve Sünnet'in dışına çıkmamaktadır...Nitekim her batıl mezheb ve meşrep, bir ayete dayandığını iddia ederek, taraftar toplamıştır. Oysa "Sünnet" sınırlıdır. Ondan kaçınmak yol bulmak mümkün değildir. Ayrıca "Sünnet"i bilmek ve O'na layık olmak "Kur 'an'ın da dışına çıkmamayı gerektirir." (105)
Yukarıdaki ifadelerden de açıkça görülmektedir ki, Ehli Sünnet tabiri, daha güzel ifadesiyle "AKAÎDÎ", durup dururken ortaya çıkmamıştır. Keyf için çıkarılmamıştır. Çeşitli sapık fırkaların cirit attığı ve kasırga estirdiği, Yüce İslam dinine saldırdığı, sünnetin tahrip edildiği, Ashaba küfretmenin alabildiğine yayıldığı bir dönemde, Ehl-i Sünnet; sırf bu nefsi arzularına uyan insanların görüş ve düşüncelerini tesirsiz hale getirmek için, mü'minlerin gerçeği görüp kabul etmesine yardımcı olmak için gayret sarfetmişlerdir. Hemde en güzel bir şekilde. Ne ifrat ne de tefrit noktalarına varmadan. Zira Bid'at fırkalarının özelliklerinden biriside birbirlerini tekfir etmeleridir. Ehl-i Sünnet akidesinde hiç bir çıkar, menfaat, tevil, heva ve hevese yer yoktur. İmam-ı Azam Ebu Hanife (rha) : "Ehl-i Sünnet'in güzel taraflarından birisi de, herhangi birisi hata ettiği zaman, onu küfürle nisbet etmemeleridir. Ehl-i Bid'at'in kötü taraflarından birisi de, herhangi birisi hata ettiği zaman, onu küfre nisbet etmeleridir" (106) diyerek, önemli bir hususa işaret etmiştir. Resul-i Ekrem (sav) 'in: "Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelirse, kestiğimizi yerse, îşte Allahü Teala (cc) 'nın ve Resulünün zimmetinde bulunan müslüman budur. Allahü Teala (cc)'nın zimmetini bozmayın." hadis-i şerifini esas alan Ehl-i Sünnet alimleri, tekfir konusunda kılı-kırk yarmışlardır.
Ehl-i Bid'at ise, keyiflerine göre insanları tasnif etmeyi seven bir zümredir. Kendi partisinden (fırkasından) olmayan herkesi kâfir sayan bu anlayışa, günümüzde de bazı çevrelerce rağbet edildiği görülmektedir. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat 'in müctehid imamları "Mevrid-i nass'da içtihada mesag yoktur" kaidesini benimseyerek, Allahü Teala (cc) 'nın Kitabına ve Resül-i Ekrem (sav)'in Sünnet'ine, kayıtsız ve şartsız teslim olmuşlardır. Kat'i nass bulunmayan konularda "İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha" esas alınır. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat' 'in "Akaid" kitaplarında yer alan bütün hükümler, hem hakikati, hem de Ehl-i Bid'at fırkalardan birine verilen cevabı içine almaktadır. Dünya ve ahiret saadetini arzu eden her insan; Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat akaidini iyi öğrenmelidir. Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Hulefa-i Raşidiyn'in yolundan ayrılanlar; hem bu dünyada, hem de ahirette hüsrana uğramaya mahkumdurlar." A. AZİZ